İçeriğe atla

Twitter'ı fikren ben bulmuştum

Bu yaz Kore dizileri bomba gibi geliyor. Gong Yoo'dan Big, Kim Sun-ah'dan I Do I Do, So Ji-sub'dan Ghost, Song Seung-hun ve Park Min Young'dan Time Slip Dr. Jin... Ve hepsini de merak ediyorum, ne yapacağız şimdi?

Rooftop Prince/ Çatı katı prensi

Mayıs 26, 2012

rooftop prince poster

Bu baharın Kore dizisi Rooftop Prince oldu. Oturmuş senaryosu ve sevdiğim oyuncularıyla izlerken eğlendiğim çıtır bir diziydi. Yoochun’cuğum romantik komedide oynasın ben yine onunla ilgili yazacağım demiştim zaten blogda, işte şu an o sözümü tutuyorum.

 

Konu

300 yıl önce veliaht prenses ölü olarak bulunur. Prens bu ölümün ardındaki sırrı, topladığı üç yetenekli adamla araştırmaya çalışır. Ancak birden kendilerini 300 yıl sonrası yani günümüzde bulurlar. Başlarda uyum sağlamakta zorlansalar da sonradan bu durumun prensesin ölümünün ardındaki sırrı açıklamakla bağlantılı olduğunu anlarlar. Ve sonra olaylar olaylar.

yoochun twitter oyuncular

(Yoochun’un twitter’da paylaştığı bir resim, Park-ha, prens Lee Gak ve tayfasını görüyoruz)

Sevdiğim Bölümler

  • En başlarda, geçmişten gelip de günümüze adapte olma çabalarına herkes gibi ben de bayıldım. Cep telefonunda ekran büyüyor diye televizyonda da ekran küçülür sanmalar, çatı katına ilk geldikleri gün evi saniyeler içinde harabeye çevirmeleri ve akabindeki şabalak suratları, ilk arabaya binişleri, o gün aç kalışları, klozetteki suyun aslında nereden geldiğini öğrenişleri, ilk dişlerini fırçalayışları, otobüse binerken ayakkabıları kapıda bırakışları! Ne bileyim bir sürü komik şey vardı.

biz ortalığı karıştırdık da azıcık

  • Prensin tayfası tam bombaydı. Üçlüyle ilgili en sevdiğim şeylerden biri de eşofmanlarıydı (final bölümünde de onları görünce çok sevindim).

Rooftop-Prince üçlüsü

(Sırasıyla Chi-san, Yong-sul, Man-bo)

  • İçlerinden en çok Chi-san’ı sevdim yavrum benim ya, ne şeker şeydi o öyle. Parlak giysi merakı, geçmişte gisaeng oluşu mesela…

en iyi gisaeng Chisan

  • Ayrıca Yong-sul diğer favori karakterimdi. O ciddi görünümünün altındaki gerizekalılığı çok eğlenceliydi. Her defasında saçma saçma potlar kırışı. Hatta Man-bo’nun çizdiği kadın resmine salyasının akması…
  • Tabii ki dizide en sevidiğim karakter Yoo-chun’un oynadığı veliaht prens karakteriydi. Yani “Çoha” :) Ya da biz diyelim Tae-young. Ciddi ciddi durup alttan alttan yaptığı şebekliklerle tam da Yoo-chun’u görmek istediğim karakter buydu işte.
  • Çoha’nın sevimli hayvan kıyafetler altındaki dansı süperdi.
  • Yirim yirim. (Uzun saç mı, kısa saç mı?)

yirim yirim

  • Veliaht prens küçükken “Evleneceğim kadın güzel olacak ki, oan her gün bakmak isteyeyim dimi ama” şeklinde tam bir kıro erkek sözü etmişti. Veliaht prenses bu açıdan müstehaktı ona.
  • Prens ve tayfasının saç muhabbeti. Hadi son bir fotoğraf çekinelim geyiği.

ağlama chisanım

  • Bir de dizinin en güzel yanı, olay bolluğu olduğu için hiçbir olay fazla sünmedi. Misal Park-ha Amerika biletini alınca ertesi gün adam gibi prensle konuştu, ne ayaksın sen şeklinde.
  • Pek çok Kore dizisi klasiği bu dizide de vardı elbette. Jjimjilbanga gitmek, birlikte bisiklet sürmek, beraber lunaparka gitmeler, yarışmalarda beraber yarışıp kazanınca birlikte sevinip iyice kaynaşmalar, çılgın karaoke. Şimdi haklarını da yemeyeyim, bu diziyle öğrendiğim yeni bir romantizm boyutu da var, büyük bir leğende beraber çamaşıra girişmek….
  • Omurice! Biz de izlerken pek sevdik. Krep yapıp içine Özbek pilavını koy, üstüne ketçap dök alsana Omurice, heheh.
  • Park-ha şanssız mıydı yani? Sen al yanına yakışıklı adamları, sonra çok şanssız ol. Hadi canım. (Zaten Park-ha karakterinin biraz desteksiz sıradan bir karakter olduğu gerçeği de zaman zaman canımı sıktı. Ama ne yaparsın ki sevimli kız işte)

buldu yakışıklıları

  • Yong Tae-mu uğursuz adamın teki olsa da Se-na’yı her şeye rağmen sevişi çok hoş değil miydi? Bence öyleydi.

taemu ile sena

  • Dizinin başındaki o karşılıklı şiirsel konuşmaya da bayıldım, hani prensin Bu-yong’la beraber tamamladıkları: “Çiçek mi daha güzel ben mi? O zaman git bu gece çiçekle uyu!”
  • Bu-young’un işlemeli mendilleri ve o her yerlerden çıkan sarı kelebek. Sevdim onu da.
  • Veee en komiği: Asansör sahnesi:
Aaaa küçük oda buldum, hadi üstümüzü değiştirelim…

 

Final bölümü dırdırım

  • Son bölümde, dizinin başından beri “Aman olmasın” dediğim şey oldu, dizinin sonunda beraber olan çift için diyorum bunu. Bir kere ne Pak-ha Bu-young ile aynı kişi, ne de prensimiz Lee Gak Tae-young’un aynısı. Tamam kişilik olarak aynılar. Tamam  görünüşleri de neredeyse tamamen aynı, ama yaşanmışlık denen bir şey var kardeşim. Yani Pak-ha ve Çoha o kadar şey yaşadılar dimi. Misal Bu-young geçmişe uçsaydı şu kolye sayesinde. Öhöm öhöm, işte buna tipik romantik seyircinin sevenleri kavuşturma arzusu diyoruz :)
  • Sonracıma şu reenkarnasyon saçmalığı da gül gül öldürdü beni. Bir kere reenkarne  olacaksan sen, anan, baban, kardeşin ve hatta sevgilin toptan reenkarne oluyorsun. Öyle kendi başına yeniden doğmalar falan olmaaaz!
  • Aslında en görmek istediğim kişilerden biri de Yong Tae-mu’nun 300 yıl önceki haliydi. Ki o konuda baya tatmin oldum. Bir de Tae-mu’nun önceki haliyle prenses arasında gönül bağı olacak mı diye de merak ediyordum, iyi ki öyle bir saçmalık olmadı.
  • Sırası gelmişken, ben bizim üçlünün günümüzdeki hallerini de görmek istiyordum,ama bu haksızlık. (Reenkarnasyona laf ederken işin cılkını çıkaran meraklı seyirci tavrı)
  • Yeşilçam’dan kesitler yine gözlerimi doldurdu. Yok vurulmuş ama tam kalbinin üstündeki kolye/metal aksesuar/saat her neyse onu kurtarmış geyiklerini senelerdir Türk filmlerinden biliyoruz zaten biz :)
  • Tamam şimdi genel olarak bakınca final bölümü başarılıydı, 19 bölüm boyunca evirip çevirip etrafında döndükleri tüm konular özet geçildi gibi oldu, herkes aydınlandı falan. Bilmecelerin cevapları verildi (Ki ben daha afili bi cevap bulmuştum ama neyse heheh). Olaylar aydınlatıldı (Dizi başında  beri diyordum gerçi, Allah aşkına bi yüzünü çevirip bakın şu veliaht prensese diye). Neticede en azından üstünde geyik döndürebilecekleri makul bir senaryoları vardı. Yeri geldi merak ettik. Yeri geldi şu mors olsa da içimin yağları erise diye ertesi bölümü bekledik. Sonra morardıklarında rahatladık. Çiftler kavuşunca sevindik. Sonra evliliğin birinci saniyesinde ayrılıp ünlülerimizin bile rekorlarını kırınca üzüldük.
  • Neticede değişik duygular tattırdı, kendini bir şekilde izlettirdi. Evet, başlarda olayları anlatana kadar adamı fıtık ettiler, eee konuya ne zaman girecekler diye sıkıldık biraz ama değdi mi değdi Allah için. (Pak-ha’nın annesi konusunun girişi ne saçmaydı mesela, halbuki sonra konu onun üzerinden güzel ilerledi) Dediğim gibi bu dizinin bence en büyük kusuru bir türlü konuya girememeleri olabilir, yoksa çok hoş diziydi.

İndirmek için;

200mbmini, doramax, yeppudaa.

Çatı katı prensini sevdim.

Kumral Ada Mavi Tuna

Mayıs 20, 2012

KumralAdaMaviTuna-BuketUzuner

Bugün Zafer Çarşısı’ndaki indirimi görüp bir kitap almaya karar verdiğimde elim Buket Uzuner’e gidiverdi (Ey Ankaralı! Dost’tan kitap alırsan ellerin kırılır baştan söyleyeyim! Sıhhiye’ye iki gıdım yürürsen hem tasarruf edersin hem kilo falan da verirsin belki :) ). Aslında pek niyetli değildim kitap için: Hem evde okunmamış kitaplarım duruyor hem de aldığım kitap olan “İki Yeşil Susamuru”nu geçmiş bir zamanda almamaya (nedense?) karar vermiştim. Neyse ki çok unutkanım ve nedenini hatırlamadığım bir şey benim için artık engelleyici güç olamaz, değil mi?

Gelmek istediğim nokta Buket Uzuner sevgim. Ne severek okuduğum çıtır çerez “İstanbullular”, ne de hiçbir anlam veremediğim “Balık İzlerinin Sesleri” kitabı Buket Uzuner’e bakışımı değiştirdi. O sevginin sebebi “Kumral Ada Mavi Tuna”ydı. Ki o kitap okuduğum ilk güncel romandı. Hani çocukken ilk kısa kısa öykülerden, çocuk kitaplarından başlarsınız, sonra Türk klasiklerine geçersiniz bir dönem Reşat Nuri, Yahya Kemal, Halide Edip falan okursunuz. O arada popüler romanlar gelir. Ki benim ilk kalın kitabımdı, dolayısıyla aç bir kurt gibi hevesle, iştahla başlamıştım. Nasıl heyecanla okumuştum. Yepyeni bir kapıydı, farklı bir dünyaydı Ada, Tuna ve Aras’ın dünyaları.

İlkler ne kadar önemli bir yer tutuyor insanın hayatında.

Öyle işte. Kitapçıya girip de Buket Uzuner’i görünce diğer kitaplar yok oluverdi birden. Gülümseyerek hatırladım o saf çocukluğumu.

*Bir de Uzuner’in yakınlarda çıkan “Su” adlı romanı var. Övüldüğüne çok tanık oldum, bilemiyorum nasıldır?

Kumral Ada Mavi Tuna’yı çok ama çok sevmiştim. Şimdi okusam yine sever miyim acaba?

Olsaydım mimi

Nisan 23, 2012

Hiç mutluluktan ölecekmiş gibi hissettiniz mi? Geçen ay öyleydim ben. Sürekli mutlu oluyorum, sevgi kelebeği olmuşum, hop orada hop burada modundaydım. Sonra milyon kişi bana “Mutlu olduğunu belli etme” dedi. Neden yahu, neden, neden? Yapamam ki ben, mutluysam mutluyum işte. Bak şimdi mutsuzum mesela. Ölümüne mutsuzum. Sonra diyorlar ki “Mutsuz olduğunu belli etme”. Tey Allahım yarabbim, ne istiyorsunuz siz benden kuzum?

Her şeyi bahara bağlıyorum ama galiba bu benim bipolarımsı ruh halimden kaynaklanıyor. Tüm insanlıkla bağımı koparasım var yine. Dünya bana extralarge gelmiş gibi sanki. Odamdan çıkmasam mesela, türlü mahlukatla muhatap olmam da gerekmez.

Neyse sonuçta böyle saçma sapan bir haldeyken Mikal Zia’dan gelen garip mim biraz oyaladı beni. Artık mim yazılarını okurken bana geleceğini hissediyorum. Bu kız bu mimi kesin bana da atmıştır diye okumuştum onun yazısını da.

 

Yemek olsan hangi yemek olurdun?

tavuk

Bunu beni tanıyan herkes iyi bilir ki ben direk tavuk olurdum. Hatta rivayetlere göre olmuşum da gıdaklıyormuşum artık. Pişirilmeyi bekliyorum.

(Anneannemin baharatlı sütlü tavuk şişi olarak başlayabilir miyim?)

(Kestaneli tavuklu pilav tarifi için şuradan, ooooh mis)

(İlgili şarkı: Ye beni) (Ya da: Seni Yerler)

 

Müzik aleti olsan hangisi olurdun?

Olsam olsam mızıka olurum herhalde. Potansiyelim var ama düzgün çalan yok :)

 

Araba olsaydın hangisi olurdun?

Volkswagen-Golf-Cabriolet-uncovers-in-Geneva

Minnak bir araba olurdum herhalde her yere girip çıkabileninden. Wolkwagen Golf olabilirim mesela. Hatta Kabrio olsam da üstüm açılsa fena olmaz. (Fotoğrafta gün doğarken manzarayı seyrediyorum)

 

Aylardan hangisi olurdun?

Mayıs. Ama hangisini olmak isterdin olsaydı soru ocak şubat falan olmak isterdim, dondururdum herkesi valla, iyi ki değilmişim o zaman :)

timberland

Ayakkabı olsaydın hangisi olurdun?

Timberland olurdum rahat rahat.

 

Kıyafet olsan ne olurdun?

Etek.

 

Renk olsan hangisi olurdun?

Mor. Bu renk için sakinleştirici falan diyorlar ama bence iç karartıcı bir havası var.

 

Hayvan olsan ne olurdun?

uyuyan kedi

Kedi tabii ki. Hatta en Garfield olanından. Sabahtan akşama kadar uyurdum. (Yukarda da yiyip içip uyuduktan sonra çekilen fotoğrafım)

 

Şu anda okuduğun kitabın 137. sayfasında ne var?

IKEA 2012 kataloğunun 137. sayfasından bir cümle: “Tezgah üzerine eşit aydınlık verir; yemek yaparken kolaylık sağlar. Ampul dahil.” Bu arada güzel ve pratikmiş lambalar.

Bu kitap benim başucu kitabım resmen. Her zaman her yerde büyük bir zevkle okuyorum, aylardır. Daha doğrusu hayran hayran bakıyorum diyelim.

 

Alakasız olacak ama, eğer fırsat verilseydi şöyle bir duş başlığı olurdum. Allah’ım neler söylüyorum ben, bu mim yavaştan beni bozmaya başladı galiba :)

musluk başlığı

 

Bir dahaki mimde görüşmek üzere.. Rooftop Prince’den bir sahne ile veda edeyim bari.

şeker1 rooftop princeşeker2 rooftop prince

 

Gelelim mimi paslamaya: tarih ve arwen. Umarım mimi yazarken eğlenirsiniz.

Ben bu blog olsaydım bu mimi severdim.

Orada Bir Yer Var Uzakta

Nisan 16, 2012

şurada otursaydım

Bazen diyorum şöyle bir evim olsa. Ben hiç çıkmam ki oranın içinden. Hiç sıkılmam ki. Huzur dolu.

Sonra oradan kalkıp şöyle yollarda yürüsem…

şurada yürüseydim

Hadi onu geçtim bari caddede yürürken gökyüzüne baktığımda böyle gözükse mesela…

şurada gezseydim

 

Ömrüm orada geçse….

şurada bir ömür

Bahar geldiği için mi böyle oldum ben?

Çok severim ki ben çiçekleri böcekleri.

Sebson

Mart 26, 2012

tumblr_m1858lkYaB1qk89gzo2_250

Bu terim önceden var mıydı bilmiyorum ama ben Sebson’ı bugün öğrendim, kısaca Sebastian+ Button dostluğu için bir kısaltma. Zaten formula 1 izleyen herkes mutlaka fark etmiştir. Vettel kendisi dışında biri yarışı kazandığı zaman beş karış suratla gezmesine rağmen Button kazandığında nedense bir gönülden tebrik etmeler, şakalaşmalar, elleşmeler (o ne demekse), gülüşmelerin bini bir para. Başta herhalde şampiyona açısından tehdit olarak görmediğinden diyordum ama… Bir değil iki değil, ne ayaksın kardeşim demeye kalmadan tumblr’da bu gif’leri gördüm (Ki o esnada Renault’nun Malezya GP’sinde Kimi adına dağıttığı dondurmalara bakıyordum sadece heheh). Güncel geyiklerden baya uzak kalmışım, sanırım bu gidişle bloglar out tumblr in olacak hayatımda.

tumblr_m16mnxceIu1qef280o1_400.

Bir de şöyle bir şey var, hahahahh.

Bromance dedikleri böyle bir şey… Seb, kendine çeki düzen ver!

Gülmekten çatlamadan önce şunu da koyayım bari.

Bu arada alakaya maydanoz olacak ama bu videoyu henüz görmemiş f1 tutkunları için nefis, nefes kesici bir deneyim: Pilotun görüş açısından pist.

Ayrıca belirtmeden geçmeyeyim formula 1’in yeni pilot tanıtımlarından hiç hoşlanmadım, başını kaldırarak bakmalar falan, yoruluyorum onları takip etmeye çalışırken.

Daha da alakasız olacak ama türk lirasının yeni simgesine de alışamadım, alışveriş merkezlerinin hepsi de onu koymuş, kaç lira şimdi bu diye düşünüyorum her seferinde :)

Son bir şey; iceman, nice man olacak diyorlar. Hadi bakalım.

(Eski günleri özleyenlere gelsin)

tumblr_m02h0b7OUZ1r5a3rzo1_250 tumblr_m02h0b7OUZ1r5a3rzo2_250

Sebson’ı seviyorum, itişip kakışmaya devam!

Ben bunusevdim.

Mart 14, 2012

Merhaba, ben bunusevdim. Kendimi bildim bileli onu şunu bunu severim.

Her sabah kahvaltı yaparım. Kahvaltı yapmazsam öğlen olmadan krize girip “Bana yemek veriiin” diye çığlıklar atabilirim.

7-8 yıldır her ay-sektirmeden- F1 Racing alırım (daha uzun süredir de okurum). Hafta sonları düzenli olarak yarışları izlerim. Bu hafta sonunu kimler iple çekiyor? Hani elleri göremiyorum :)

Ayda bir metrodaki Zerdali’den (eskiden adı başkaydı) pasta alırım. Yılda iki kez de Özsüt’den çikolatalı fıstıklı pasta alırım.

İşim olmasa bile oralardaysam NT’ye girip bir tur atarım, kalem kalemtıraş silgi falan bakarım (En son ne zaman silgi kullandım acaba? Olsun çok güzeller). Kırtasiye alışverişimi de oradan yaparım. (Ama artık yapmayadabilirim. Çünkü mahalledeki kırtasıyeden aldığım bir kalemin NT’dekinden çok daha  ucuz olduğunu gördüm. Sinirli ve üzgünüm.)

Kütüphaneleri çok severim. Yolumun üstünde roman ödünç alabileceğim bir kütüphane varsa mutlaka kaydolurum. Oraya düzenli olarak gidip gelmeyi, yeni kitap seçmeyi severim. Başkalarının da okuduğu/ okuyacağı kitabı okumak fikri çok hoşuma gider. Kitaplarımı başkalarına vermeye bayılırım. Kitaplıkta tonlarca kitap eskitenleri, kitaplarına dokundurtmayanları hiç anlayamam.

Çocukluğumdan beri vosvos sayarım.

Kendimi bildim bileli kıyafet ve çorap çekmecelerimi aynı düzende toplarım.

15 yıldır senede iki kez-kış ve yaz indirimlerinin olduğu zamanlar- annemle Kızılay’a alışverişe gideriz.

Her akşam düzenli olarak Kore dizisi izlerim. Haftada bir yayınlanan televizyon dizilerini severim, takip etmekten keyif alırım.

Eskiden her akşam düzenli radyo dinlerdim. Artık çok sıkıldığım zaman dinliyorum sadece.

Düzenli olarak kalem kaybederim, her gün bir iki tane. O yüzden çantamda tonlarca kalem taşırım. A Moment to Remember misali; ağlayabilir miyim halime :(

Çabuk unuturum, sürekli her an her şeyi unutabilirim. “Bir şeyi evde unutmuşum” dediğimde arkadaşlarım “Hiç şaşırmadık” derler.

Ortaokulda her gün soğuk sandviç yerdim, lisede de çubuk kraker. Üniversite de her yemeğe çıktığımızda tavuk yer üstüne çikolatalı pasta alırdık. Yine de yeni tatlara çok açık biriyimdir. Çok inandırıcı oldu dimi :)

Her gece aynı yöntemle 1 dakika içinde uykuya dalarım. Her sabah uyanamadığım için gideceğim yere geç kalırım.

En düzenli kullandığım (her gün) kozmetik ürün Neutrogena dudak nemlendiricisidir. Bitmeden yenisini alırım.

Yazın haftada bir kez Atatürk Orman Çiftliği’nin 1 kiloluk vanilyalı dondurmalarından alırım. Bazen iki günde bir.

Her girdiğim yeni markette ilk ramen ararım.

Çantalarımın gözlerine hep aynı şeyleri koyarım.

İki ayda bir bit pazarına dönmüş masamı toplar, kitaplığımı elden geçiririm.

İki yılda bir ateşim çıkar, hastalanırım. O birkaç gün dışında turp gibiyimdir.

Senelerdir düzenli olarak planlar yapar ve yüzde doksan dokuzuna da uymam.

Düzenli olarak her gün bloguma bakarım, arada da yazı yazarım.

Ben bunusevdim. Düzenli bir insanımdır. Düzeni severim.

Bora Bora Adası

Şubat 29, 2012

bora bora adası palmiyeleri

Bu sene devlet memuru olarak göreve başlayınca yasa yönetmelik hak hukuk vs gibi işlerle haşır neşir oldum haliyle. Mesela ilk yıl aday memur olduğum için yıllık iznim olmayacak. Bu meseleye acayip kafayı takmış durumdayım. Çünkü kanun diyor ki kurum isterse adaylık süresini iki yıla çıkarabilir. Yani iki yıl tatil matil yok sana. Ee umut fakirin ekmeği, ben de açtım google’ı, o göl senin, bu dağ benim, şu ada da onun şeklinde yoğun araştırmalarımı sürdürmekteyim.

bora bora adası bungalov

Bora Bora adasından da yeni haberim oldu (Ya da unutmuşum). Okyanusun üstüne bungalovlar yapmışlar. Ama bu benim hayalimdi, adiler çalmışlar fikrimi. En önemlisi bungalovun içi de alttaki gibi. Zeminin cam oluşuna dikkat çekiyoruz.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Dedim ki eğer zengin olursam-ve bu yaşlanmadan olursa- gideyim yav bir yerlere. Şuradan öğrendiğime göre İstanbul’dan bu adalara gidip bungalovlarda 6 gece kalmayı planlıyorsan 5500 doları hazırlayacakmışsın. Şimdi insan bir durup düşünüyor. 15000 lira paran varsa insan ilk etapta Bora Bora adasına gitmek istemiyor haliyle. O zaman ilk bir ikinci el araba alayım bari dersin. Sonra daha fazla para biriktirip 30000 lira paran olduğunda dur bari sıfır araba alayım demen gayet olası. Abartıp zenginliğe doğru adım atıp da 100000 lira paran olduğunda da gayrimenkule parayı yatıracaksın haliyle. Sonra o yaşta çocukların masrafları olacak. Biraz daha para biriktirdiğinde de onunla anca çocukların düğününü yaparsın yahu. Yani sonuç olarak Türkiye’de 10000 lirası olan zibil gibi adam vardır. Ama niye hiçbiri Bora Bora adalarına gitmiyor. İşte bu yüzden. Peki ben ne yapacağım. Tabii ki bu kısır döngüyü kırıp ilk Bora Bora adalarına gideceğim :)

bora bora adasındaki komşularım

Bu arada hala ne kadar çabalarsam çabalayayım büyük düşünemediğimi fark ettim. Son olarak google bozdu beni. Neymiş ev değil villaymış. En son babalar duyar dizisinin geyiği değil miydi bu: Ev değil şato :)

bora bora adası

Zaten her şey büyük düşünememekten kaynaklanıyor. Bora Bora adalarının resimlerine baktıkça diyorum ki: Ben değil Bora Bora adalarını görmek Bora’yı bile göremeyeceğim bu gidişle :) E, okuyorum balina falan besletiyorlarmış diye, diyorum: Ben eve küçük bir balık alıp bardağa koysam da onu beslesem bana yeter de artar bile. Dolayısıyla bu zihniyetle bir halt olmuyor.

O yüzden şimdi mottom “Bekle beni Bora Bora’nın bungalovları!”

Bora Bora adasını severim elbet bir gün.