Skip to content

Kütüphane/ler

Eylül 17, 2009

sıra sıra kitaplıkların arasında dolanmak 

  Muhtemel o ki, en sevdiğim mekanlar kütüphaneler oldu. Sanırım bu sevdam 2. sınıfta başladı. Zira farklı bir şehirde başladığım okul hayatıma, yeni bir şehre taşınmamızla bu yeni şehirde devam etmiştim. Burada okulumun tam yanında bir halk kütüphanesi vardı. Ve masal başladı. Bu kütüphane 2 katlıydı ama ben hiç üst katına çıktığımı hatırlamıyorum. Sanırım bir kere çıkmış olabilirim, fotokopi makinesi olan bir oda vardı. Benim işim zemin kattaydı zaten. Orada klasik, filmlerde de gördüğümüz kütüphane düzeni vardı. Paralel yerleştirilmiş kitaplıklar. Üst raflara uzanmak-hele o yaş ve boyda- imkansızdır. Oradaki kitaplardan birini istiyorsanız kütüphane görevlisini çağırırsınız. Kitaplıklar arasında kahkahalar atarak koşasınız gelir bazen (ciddiyim, sizin gelmiyor muydu?) ama koca kütüphaneden çıt bile çıkmazken, değil koşmak ayak uçlarınıza basa basa dolanabilirsiniz ancak.

   Derken kütüphaneye kaydoldum ve oradan kitaplar almaya başladım. Tam hatırlayamamakla beraber edindiğim kitaplar ‘Şeker Portakalı’ ve ‘Pollyanna’ tarzı ve tadında kitaplardı diye anımsıyorum. Doğrusu okulda okumamız istenen öykü ve romanlar hep Türk yazarlara ait olduğu için büyük olasılıkla yanılmıyorum.

   Her zaman okumayı çok sevmişimdir. Ama bunda en büyük payı kütüphanelerin aldığı kesin. Kitapları okudukça okumam hızlanır, bir sonraki kitabı daha kısa sürede teslim eder, evde kitabı biraz erken bir saatte bitirivermiyegöreyim, ertesi günü iple çekmeye başlardım. Yaklaşık 15 senedir çeşitli kütüphanelerde bulundum desem yeridir. Şimdiye kadar asla aldığım bir kitabı vaktinden sonrasına aksattığımı bilmem.

   Böyle böyle derken, kendimi teneffüs aralarında bile kütüphaneye koşup giderken buldum. Asosyal bir çocuk değildim, arkadaşlarım vardı herkes kadar ama bir kitabı bitirmişsem ve yenisini alacaksam daha önemli ne olabilirdi ki. Bir müddet sonra –sanırım okulun çevresindeki satıcılar öğrencilere ulaşamasın diye- okulun teneffüs araları güvenliği artmaya başladı. Teneffüste okuldan çıkmak yasaklandı, demir kapılar kondu. Peki ben nasıl kütüphaneye gidecektim, bunu hiç düşünmediler. Ben de kaçmaya başladım. Hem böylesi daha heyecanlı oluyordu. Başından beri kitap okumaya hevesli olan ben, bu yasakla ekstra gaza geldim, coştum taştım. Sonra ortaokuldayken okulda bir oda küçük bir kütüphaneye çevrilip herkesten alınan kitaplarla döşenmişti. Bir de arkadaşlarla bittikçe değiştirmemizi isterdi öğretmenimiz. Yani 1 kitap alır ama 30 kitap okurduk. Yine de kütüphane kaydımı her sene yeniledim. Onun yeri ayrı kaldı.

   Liseye başladığımda dersler öyle bir çarptı ki kütüphane falan arayacak halde değildim. Sonradan fark ettim, okulun küçük kütüphanesi de pek bir şey bulunacak bir yer değilmiş. İkinci sene dersler ya yok denecek kadar azdı, ya da ben alışmıştım ve kolay geliyordu. Fark etmez, önemli olan, bir derece hayatımı da değiştiren sene o seneydi. Arkadaşlarla boş derslerde kantine ya da dışarı çıktığımız zamanlar haricinde zemin kattaki kütüphane bile diyemeyeceğim o yere giderdik, kitaplık diyelim o halde. Girişte sağda üniversite ders kitapları, solda başta bir elin parmakları kadar olup (abartmıyorum) sonradan sayıları gittikçe artan çoğu roman olan bilumum türde kitaplar duruyordu. O kitaplık 1-1,5 metrelik falandı. Üstünde hafif koyu renk bir camı olan bir pencere vardı ki burası kütüphanenin içteki yarı karanlık odasına bakıyordu. Kapının tam karşısında da dergiler vardı. İşte o dergiler bana yeni bir dünyayı araladı diyebilirim. Şimdi beni görmemiş biri zannetmeyin diye söylüyorum, hayatımda ilk defa orada dergi görüp okumadım tabii ki. Küçükken düzenli olarak çocuk dergisi alınırdı bana ve kardeşime. Sonradan eve her ay National Geographic de gelirdi. Zaten kendimi bildim bileli gazeteye aboneyiz. Bu açıdan bakınca belki de ailem beni okumaya teşvik etti. ‘Nature or nurture’ tartışması yapmak anlamsız şimdi nasıl olsa ikisi de ben de istemediğim kadar çoktu. İlginçtir, evdeki kitaplıklarda genelde annemin ve babamın üniversite ders kitapları falan var. Roman çok az. Hele çocuk kitapları iyice az. Tamam, küçükken kitaplarımın çoğunu kütüphaneden alır, bilemedin arkadaşlarımla değiş tokuş ederdim (Bu da ayrı bir mevzudur, bugün hala okuduğum kitapları arkadaşlarıma vermek istiyorum, “Ay evde yığınla okunacak kitabım var” diye almak istemiyorlar. Hiçbir zaman evde okunacak yığınla kitabım olmadı. Alır almaz okurum çünkü. Kaldı ki öyle bile olsa yine de alırım arkadaşımın tavsiye ettiği romanı, çünkü denenmiş ve beğenilmiştir. Üstelik aynı kitabı okuyup onun üzerine tartışmak da ayrı bir zevk. Zannederim yalnızım bu mevzu bahis üzerine olan fikirlerimde). Neyse işte bir gün kitaplıkları karıştırırken iyice tozlanmasın diye şeffaf bir poşete sarılmış az miktardaki çocuk kitabını gördüm. Küçüklüğümde okuduğum yüzlerce kitap neredesiniz? Annem; “Ohooo, onları dağıttık, eski kitaplar kalmadı ki!” diyor. Üzüldüm, onlara bakmak, eskiyi hatırlamak, belki biraz gülüp eğlenmek ne güzel olurdu. Lakin hiçbir zaman kitapların satın alınıp evin kitaplığında bekletilmesine razı olmadığım, mutlaka ve mutlaka paylaşılmaları, hediye edilmeleri gerektiğine inandığım için “Kitaplarıım, neredesiniz, öhüüü” diye harap olduğumu söyleyemeyeceğim.

kutuphane, merdivenle çıkıp kitap almak, alabilmek   Konuya dönelim, lise kütüphanesinde kalmıştık. Girişte solda romanlar vardı. Bir de ilerdeki dergilerin solundaki kapılan girilen kütüphanenin bahsettiğim asıl iç bölmesi vardı. Bir salon büyüklüğünde havasız bir odadır orası. 4 duvarı yerden tavana, neredeyse çürüyecek olan koyu kahverengi ahşap kitaplıktır. Ama fizik kitapları, matematik kitapları ve benzerleri vardı. Yine üniversite düzeyindeydiler ve 1960-70’lerden kalma sapsarı, alınca üstündeki bir karış tozu yuttuğunla kaldığın kitaplardı bunlar.

   Duvar ve kitaplıklara paralel yerleştirilmiş masalar vardı, okunup kitaplar okunsun diye. İşin komiği ortam çok loştu, o ışıkta kitap oku ve gözün sağlam kalsın! Olacak iş değildi. Masaların üzerinde saatli (özel bir adı varsa bilmiyorum) satranç tahtaları vardı. Niyeyse orada doğru dürüst satranç oynamışlığım yoktur. O zamanlar evde çok oynardık halbuki.

   Bir de, kütüphanede bir masanın üzerinde büyük bir dünya vardı. Ona bakmayı, ülke bilme yarışı yapmayı severdim. Harita merakım onun sayesinde başlamış olacak. Bunun dışında bir daktilo vardı. Kütüphane o kadar fi tarihinden kalma yani. Ama iyi ki de varmış. Hayatımda ilk ve son kez orada daktilo kullandım. Yazdığım ufak kareli kağıdı hala saklıyorum. Ne yazdığım da ayrı bir komik ya, neyse.

   Şimdi hatırladım, bu iç bölümdeki odanın solunda, yani az önce bahsettiğim girişte soldaki kitapların olduğu yerle ortak duvar oluyor burası. İşte orada da 1,5 metrelikti kitaplık. Üstündeki giriş bölmesini gösteren camı kapamasın diye. O bölümde de eski romanlar vardı. Demek ki birinci sınıftayken de kütüphanemizde okuyabileceğim kitaplar varmış. Ama buradaki kitaplarda buraya okul kurulduğunda konmuş, en az 30 senelik; hatta bazısının değil kapağı açılmak, 10 seneden beri yeri bile değiştirilmemiş gibi görünüyordu. Bir de şu var; oradaki kitaplar ne bileyim Tolstoy, Dostoyevski gibi yazarların, çoğu 1. cilt, 2.cilt şeklinde bölünmüş kalın kitaplarıydı. Ve o zamanlar niyeyse benim ilgimi çekmiyorlardı. Şimdi çok pişmanım, keşke bir kaçını okusaymışım diye üzülüp durdum üniversiteye başladıktan sonra. Yine de o bölmedeki nispeten daha ince (500 değil de 250 sayfalık) olanlardan birkaç klasik kitap okumuştum, kendime de haksızlık etmeyeyim. Bununla beraber adamakıllı okuduğum kitaplar girişteki, basımı son 10 seneye ait, kütüphaneye de yeni getirilen kitaplardı. Mesela Stephen King kitapları, Ramses serisi, Buket Uzuner kitapları gibi. Bu bölümden aldığım kitapları nasıl bayılarak okuduğum hala aklımda.

   Sonra üniversite başladı. Bu seferki kütüphane ayrı bir binada, daha öncekinin (zaten lisedeki altı üstü odaydı, ilkokuldakiyle karşılaştırıyorum) en az 2 misli büyüklüğündeydi. Diğerlerinden farklı olarak temiz ve düzenliydi. Yerler ayna gibi mesela. Aslında daha devasa ve daha temiz bir kütüphane daha önce görmüştüm. Lisede, bir ödevimizi araştırmak için, başka bir üniversiteye gitmiştik ve orası çok daha teknolojik görünümlü, düzenli ve büyüktü kesinlikle.

   İlk seneyi yine pas geçmiş olmalıyım. Büyük olasılıkla evdeki birkaç kitabı okudum ancak. Çünkü kütüphanede roman yoktu. Ders kitapları, bilimsel dergiler, tezler ve textbooklar. Alabildiğine textbook… Bu yüzden o sene hayatımda kütüphaneyle ilgili yeni bir kavram belirdi. Kütüphanede ders çalışılır. Arkadaşlarım özellikle sınav haftaları öğle arasında ve boş saatlerimizde ders çalışmaya kütüphaneye gidiyorlardı. Onlarla üç beş kez ben de gittim. Bir de yeni bir alışkanlık edinmiştim. Yaz/şubat/bayram tatili başlamadan bir kitapçıya uğrayıp birkaç kitap alıp tatil için stok yapma alışkanlığı. Kitapsız günler düşüncesi çok sıkıcı.

   Ertesi sene de kütüphaneye bir iki kez gittim. Sonra bir gün zemin katında girişte tam karşımda yeni ufak bir kitaplık duruyordu. Gene sonradan artacak ama başta az sayıdaki kitap, evet romanları gördüm. Ve hemen almaya başladım. Buradaki romanlar daha değişik ve çeşitliydi. Normalde kitapçıya gidince 3 tür kitap satın alırım. Ya çok satan yeni popüler kitaplardan (örneklerim, Khaled Hosseini-Uçurtma Avcısı; Ayşe Kulin- Veda, Umut- gerçi bu tanıdık yazar kategorisine de girer)… Ya adını sürekli duyduğum ama o zamana kadar bir şekilde okumadığım klasikleşmiş kitaplardan (örneğim, Veronica Ölmek İstiyor)… Ya da sevdiğim yazarların kitaplarından (örneklerim, Haldun Taner, Maeve Binchy) alırım. Tutup da tanımadığım yazarın hiç adını duymadığım bir kitabını almam. Bu biraz da hayal kırıklığına uğramamak, kitaplardan soğumamak için geliştirdiğim bir kendimi koruma içgüdüsü gibi gelir hep. Oysa üniversite kütüphanesinde, bildik ‘kitapçıdan alacağım kitaplar’ kategorisinin çok uzağında, elimi korkak alıştırmadan, hiç tanımadığım yazarlarla tanıştım. Adını hiç duymadığım kitaplar okumaya başladım (en güzel örneğim Annem Belkıs).  Üstelik çok daha farklı bakış açılarıyla hayata bakmamı sağlayacak, bazı fikirlerimi şekillendirecek, her hali karda bir insanın entelektüel düzeyini arttıracağı su götürmez bir gerçek olan kitaplar.

   Sonraki sene kitapların sayısı arttığı için bir üst kattaki bir odaya alındı. Bunca laftan sonra ne kadar mutlu olduğumu anlamış olmalısınız. Evet mutluydum ama her güzel şey gibi bu da bitti. Bu sene üstün bir şevkle gittim, o odaya baktım. Kitaplar gitmişti. Diğer katları dolandım deli gibi. Yoktu işte. En sonunda pes edip görevliye sordum. ‘Beklemeye’ gönderdiler onları dedi. Ne zaman gelecekler? Hiç gelmeyecekler artık. Üzüldüm. Hevesim kırılmış şekilde kitapçının yolunu tuttum. Ve kütüphane defteri böylece kapandı. Şimdilik. Yo hayır, askıya alınmış olsun, lütfen.

   İşte kütüphane hatıralarım bunlar ve buna benzer şeyler. Eski anılarımı hemen hemen hiç hatırlayamamakla beraber kütüphanedeki anlarım çok canlı hala. Girdiğim kütüphaneler, nasıl kitaplıkların aralarında dolanırdım, kitapları nasıl seçer, eve nasıl sevinçle gidip hemen okumaya başlardım; hepsi hatırımda. Dün gibi derler ya, öyle. Kütüphane benim için ders çalışma yeri değil; kitap okuma, alma yeri olduğu için hiçbir zaman bıkmadım bu enfes yerlerden. Aslında burada kitaplarla ilgili olmadığı için anlatmadığım ama hayatım için kütüphanelerin çok daha önüne geçen başka şeyler de var. Dolayısıyla bir parça aşığım onlara halen.   

İlk gördüğüm andan itibaren… Bunu sevdim.
About these ads
7 Yorum leave one →
  1. Son Kan-Ka permalink
    Mayıs 21, 2010 4:14 am

    Gıpta ettim… Biraz kıskandım…

    Ayrıca bir kere olsun, kütüphaneyi senin gözünle görebilmeyi isterdim. Hayatta tadına bakılacak daha ne çok şey var kimbilir. Bunu onlardan bir tanesi olarak listeme ekleyeceğim. Bak ben de neyden zevk alırım biliyor musun? Kurşun kalemi kalemtıraş kullanarak açmayı severim ben. Ucunu kırmadan… Yelpazeyi dağıtmadan… Her seferin de yarım tur… Hiç acele etmeden… En son seferde, yarım turdan biraz fazla… Dış kaplaması gerçek ağaç odunundan olacak… Olmadı mı, aynı sesi vermez açarken. Aynı zevki de vermez ona mukabil…

    Ucu körelmiş bir kurşun kalem görürsem eğer, o zaman kötü hissederim. “Unutulmuş” gibi hissettirir kendini, “vazgeçilmiş” gibi, “tükenmiş” gibi, “eskimiş” gibi… O zaman onu elime alıp yenilemek isterim. Yenileyip boş sayfalara can vermek… Dolu dolu yazmak… Yapamayacağımı bilirim… Ama gene de isterim. Gözüm onda takılı kalır.

    Körelmiş ve yalnız bir kalemden daha kötüsü ise… Aynı kalemin yanında duran beyaz boş bir sayfadır bana göre. Biri kalemi tutmadan, sayfa hayat bulamaz. Ve kalem sayfaya deymedikçe, ikisinin varlığının da bir anlamı olmaz. Bunlara şahit olmak istemediğimden olsa gerek… Nadiren birşeyler yazsam da; kalemlerin uçlarını hep açık tutarım ve yazacak birşeyler kalmayınca, bir dahaki sefere kadar defterin kapağını kapatırım. Kapağını kapatırım ama, çekmeceye kaldırıp onu kalemden, kalemi de ondan mahrum bırakmam.

    İnsanoğlunun içi ise dolu dolu… En boş gözükenin de dahi, bakmayı bilince boş biryer bulmak zor. Bazı şeylerin üzeri karalanmış… Oraya buraya bir kaç önemli not alınmış… Kimi yerlerin altı çizilmiş… Kimi yerleri silmek istese de izi kalmış… Ama nihayetinde; başkasının defterinde boş bir yer bulup da, “Buradaydım” yazabilmek çok zor. Sanki her geçen gün, daha da zorlaşıyor bunu yapmak işin kötüsü.

    Aradan birkaç yaprak yırtılmış oluyor bazen, ona çok bozuluyorum. “İnsanın hiç mi hatırlayası gelmez bir şeyleri… Bu kadar kötü ne yazıldı ki oraya.” diyorum, “Alışveriş listesi değil ki bir insanın hayatı… Ne 20 yapraklı not defteri olsa gerek bu, ne de irsaliye koçanı”. Sonra çöp kutuma bakınca… Aklım başıma geliyor. Aynı terazi de tartılsak, bir diğerinden bir gram fazla gelemeyeceğimi anlıyorum. Ve ekliyorum… “Aynı yöne gidiyoruz, aynı duraklardan geçiyoruz. Öyleyse bu defterlerin durumu ne kadar farklı olabilir ki birbirinden. Olsa olsa not alanın stilidir farklı olan… Kimi iyi yazar… Kimi yazmaya korkar… Belki bir başkası önce yazar, sonra üzerini karalar… Ama hikayeler hep aynı… Hep aynı…”

    O vakit; yaşamdan tat almaya bakabilmek için, gözlerimizi açacak bir kalemtıraşa ihtiyaç duyuyorsak, körelmiş ve yalnız bir kalemden başka birşey değiliz belki. Ve uzun zamandır defterimiz boş duruyorsa, bir kaç durak atladığımızda kesin. Peki ileride, çocuğumuz sorarsa “Baba sen nasıl bir hayat yaşadın?” diye… İyisiyle… Kötüsüyle… Anlatacak birşeyler bulabilecek miyiz onlara?

    Hiç ses çıkmıyorsa, defter boştur hocam! Şimdi uyanıp çevrene bir bak! Bakmakla da yetinme, al kalemi eline, bulduğun en güzel defterlere “Buradaydım” yaz, “Seni özledim” yaz, “Seni seviyorum” yaz, “Gördüm ve anladım” yaz, “Güldüm” yaz, “Ağladım” yaz… Yaz usta… Defteri hırpalamadan, yaprağı delmeden, göz yaşınla ıslatmadan, aklına nasıl iyi geliyorsa öylece yaz. Hem sen de müsade et, senin deftere de başkaları birşeyler karalasın. Böylece unutmazsın. Anlatacak birşeylerin olur. Hem nasıl olsa, olmadı mı sil miyorsun? Silinmedi mi sayfayı yırtıp atmıyor musun? Eee o zaman?

    O zaman hocam… Sen birşeyler yaz da, okuyanlar da sağolsun, okumayanlar da.

    Sağlıcakla kalın.

  2. bunusevdim permalink*
    Mayıs 21, 2010 7:27 am

    Deneme bir ki, bir ki :)

  3. fox rain permalink
    Ocak 11, 2011 7:19 pm

    ne güzel yazmışsın .kütüphaneleri oldum olası çok severim.kitapların kokusunu ,dizlişlerini görmek bile bana zevk verir.yıllardır sürekli kitap okurum.benim evde okunacak yığınla kitabım asla olmadı.alır almaz okur hatta çok beğendikleri mi tekrar tekrar okurum(örn jane austen_aşk ve gurur).maeve bincy ;yalnız kadınlar sokağını çok sevmiştim.şu anda iskender palanın katrei matemini okuyorum.

  4. bunusevdim permalink*
    Ocak 12, 2011 5:31 pm

    Bu yazıyı bana hatırlatman süper oldu, ben de bu konudan bahsetmek istiyordum. Geçen hafta boyunca ilkokulumun bulunduğu semte gönderildim. Dolayısıyla hazır gelmişken yazıda da bahsettiğim (bir dakika bakayım-evet bahsetmişim) ilk kütüphaneme gittim. Dile kolay 7 senem o kütüphanede geçti. Ama 10 senedir de uğramamıştım oraya. Nasıl özlemişim anlatamam.
    Bir girdim içeri, zemin kattaki odayı anasınıfı çocukları için düzenlemişler. Bir telaş aldı, o kocaman kitaplıklar nerede diye. Neyse üst kata bakayım dedim, meğer oraya taşımışlar. Bu arada o kitaplıklar hiç de devasa değilmiş, galiba çocukken çok kısaydım :) Zaten oda da o kadar büyük değildi, ortalama iki salon büyüklüğündeydi. Şöyle bir gezdim, çok duygulandım. Sonra gidip görevlileri taciz ettim, benim okulum aşağıdaydı, ben hep buraya gelirdim diye. Ve yanımda nüfus cüzdanım olmadığı ve onlar da ehliyet istemedikleri için kayıt kartını alıp çıktım.
    Ama gerçekten çok duygulandım, kütüphanem süpermiş. Keşke daha da çok kitap okuyabilseydim.
    Ben de senin gibi alır almaz okuyanlardanım. Hatta o yüzden şu an hiç kitap almıyorum, yoksa dayanamam biliyorum :) Katrei matemi bir ben okuyamadım galiba. Aslında hiç iskender pala okumadım ve merak da ediyorum, ama ben betimlemelerden hiç mi hiç hoşlanmıyorum, bana olay olması lazım. O yüzden pala’nın dili süper, ona itirazım yok, ama beni bayacak diye korkuyorum. Katrei Matem’den mi başlamalıyım sence? Beğeniyor musun, nasıl gidiyor?

  5. fox rain permalink
    Ocak 12, 2011 10:58 pm

    olay istiyorsan ve tarih seviyorsan katrei matem(katrei matem kitapta laleye verilmiş bir isim) çok güzel 2 gün önce almıştım ve bugün bitti. ilk okuduğum kitabı aşknameydi iskender palanın ve çooook beğenmiştim .senin gibi bir kitap kurdunun mutlaka okuması gereken bir yazar…tarihi romanları daha çok seviyorum .örneğin alamut kalesi bana çok ilginç gelmişti.kendimce hayal kuruyor ve o dönemde yaşıyormuşum gibi hissediyorum …..ayrıca genelde arkadaşlarıma sorduğum bir soru vardır okuyup ta en beğendiniz kitap hangisi diye .mutlaka o kitabı alır ve okurum.sanada aynı soruyu sormak istiyorum cevaplarsan sevinirim.ayrıca şunu bilmeni isterim ki bu blogta ki bütün yazılarını büyük bir zevkle okudum.ve şöyle düşündüm_demek ki çok uzaklarda olsalarda benim gibi hisseden ve düşünen insanlar var .teşekkürler bu..yazmaya devam aja aja fighting :):):)

    • bunusevdim permalink*
      Ocak 13, 2011 5:06 pm

      Ben teşekkür ederim, ay şımardım bak şimdi :)
      Benim okuyup en beğendiğim kitap, hım, zor bir soruymuş. Şöyle diyelim, beni en çok etkileyen kitap Halide Edip’in Vurun Kahpeye adlı kitabıdır. İlk, ortaokulda bir ödev için okumuş ve ağlamıştım. Sonraki sene bir daha okudum, yine ağladım. Sonraki sene o ağladığım bölümü tekrar okudum.. derken bunu bir ritüel haline getirdim. Acaba kalbim taşlaştı mı diye de bir kontrol yapmış gibi hissediyordum kendimi:) Her sene 1 kere son 20-30 sayfasını okur yok hatta yutarım. Ve yine ağlarım. Nedenini bilmiyorum ama beni derinden etkiliyor, Aliye’nin menekşe gözleri.. Aliye’nin yemini… Hala ezberimde: “Toprağınız toprağım, eviniz evim. Burası için, bu diyarın çocukları için bir ışık, bir ana olacağım. Ve hiçbir şeyden korkmayacağım. Vallahi ve billahi.” Acaba bu tarz yeminli şeyler mi etkiliyor ki beni? Çünkü Misa’da da Moo-hyuk ne zaman yeminini etse o zaman ağlardım.
      Bu arada o kitap dışında hiçbir kitaba ağlamadım ben. Böyle de bir ayrıntıyı belirteyim dedim. Geçen hafta tekrar okudum. Ve kaçınılmaz son :) Sen muhtemelen okumuşsundur ama yine de söyleyeyim dedim.
      Bir de geçen JYJ’deki Jaejoong twitter’ında Dale Carnegie’nin “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” isimli kitabını tavsiye etmişti. Okuyunca güldüm, gerçekten de güzel kitaptır. İnsanı gaza getirici bir yanı var :)
      Haldun Taner’in kitaplarını seviyorum, “Onikiye Beş Var” adlı öykü kitabını çok severek okumuştum, hazır onu anmışken “Keşanlı Ali Destanı”nı anmadan olmaz. Tarihi roman okumak istemiyorum diye ayak diremiştim, ama okuyunca bayılmıştım. Bu arada çok tarihi roman gibi değildi zaten. Yani Sungkyunkwan Skandalı ne kadar tarihi dramaysa Keşanlı Ali Destanı da o kadar tarihi romandır.
      Biraz daha düşüneyim bakalım. Başka aklıma gelirse daha çok sevdiğim bir roman, yazarım.
      Ben de Katrei Matem için düşüneyim biraz :) Ama dört bir yandan sarıldım, herkes tavsiye ediyor. Peki bir soru daha, Katrei Matem mi, Babilde Ölüm İstanbulda Aşk mı, elif şafak’ın Aşk’ı mı? Hangisi daha güzel/ daha olaylı/ heyecanlı/ daha önce okunması gerekir?

  6. fox rain permalink
    Ocak 14, 2011 12:34 pm

    halide edipin kitabını okudum.benimde senin gibi bir anım var :)orta 3. sınıfta çalıkuşunu ödev olarak hazırlamıştım(hala saklarım o ödevi )benim için en özel ödevdi.feride karakterini o kadar çok benimsemiştim ki o yıllarda kendime idol olarak seçmiştim.hala beğendiğim bölümleri açıp okurum,başucu kitaplarımdandır.
    üçünüde okudum,politik bir cevap olacak ama 3 üde çok güzel.elif şafak ı 2 yıl önce okumuştum ,katrei matemi yeni okuduğum için etkisindeyim hala.daha heyecanlı ve olalı olan katrei matem sanırım.aşk ta mutlaka okunması gerekenler listende olsun ama .daha önce söylemiştim ya tarihi romanları severim diye orhan pamuk un ,benim adım kırmızısıda çok güzel .bunlara göre daha olaylı ve romantizm biraz daha fazla.ilgi çekici ve merak uyandırıcı.iskender palanın dili biraz ağırdır derler (edebiyat okuduğum için bana çoook güzel geliyor ama ) sıkılmamak için önce benim adım kırmızı oku derim(belki okumuşsundur da)seçenekler biraz fazlamı oldu?

Yorumunu sevdim

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: