Skip to content

Twitter'ı fikren ben bulmuştum

~~Nine izleyin, hatta izlemelere doyamayın. On numara, beş yıldız, yıldızlı pekiyi ve daha fazlası
~~ Dayanamadım, Love in the Moonlight izliyorum. Ne umdum, ne buldum: Ana yemek umdum, çekirdek buldum. Kötü diyemem ama nerede o eski tarihi diziler. Eskiden Kore dizilerinde başroller önce tanışır kaynaşırdı. En kısa 16 bölümlük dizilerde bile birbirini sevdiğini anlama en erken 7. bölüm, kavuşma 12. bölümde olurdu. Şimdilerde neredeyse tüm Kore dizilerinde ilk bölümde aşık olup 7. bölümde kavuşuyorlar. O zaman da o diziyi izlemenin anlamı kalmıyor :(
Yine de Park Bo-gum ile Kim You-jung'un kimyasını sevdim, o ikisi olmuş, en azından bu güzel.

Nine: Time Travelling Nine Times

Eylül 27, 2016

Nine poster

Çok keyifli, izlerken hiç sıkılmadığım, daha ilk bölümlerden heyecanla hop oturup hop kalktığım bir diziydi. Dizinin ta en başlarında, 3.-4. bölümde bile bu kadar heyecanlanıp şimdi ne olacak diye meraklandığım nadir dizilerden oldu. Özellikle ilk 10 bölümün her bölümü film tadındaydı. Son 10 bölüm içinse benzetmek uygun olur mu bilmem ama bir fıkra geliyor aklıma: Adamın biri berbere gitmiş. Berber saçını tararken her seferinde tutam tutam koparmış saçlarını. Sonunda 3-5 tel saçı kalmış. Adam can havliyle bağırmış. “Bırak dağınık kalsın!”. Ben de son bölümlerde böyle hissettim :) Aaaa bırakın böyle kalsın diye ekran başında bağırdığım, çıldırdığım çok oldu hahahah. Olaylar geliştikçe, sanki benim başıma geliyormuş gibi ben de kafa yoruyordum şimdi ne yapsam diye. Velhasıl çok çok heyecanlandığım bir diziydi. İnternette kimler tavsiye etti de benim aklımın bir köşesinde kaldı hatırlamıyorum ama teşekkür ederim hepsine. Ben de size tavsiye etmeyi kendime bir borç biliyorum.

Her zamanki gibi yeppudaa’dan indirip izledim. tvN şimdiye kadar hiç üzmedi, yine ortaya 20 bölümlük bir şaheser çıkarmışlar.  Su gibi içtim resmen, aralıksız izledim, öyle olmasa meraktan çatlardım muhtemelen. Bu dizi için bir hafta sonunuzu boşaltın, kendinize verebileceğiniz güzel bir hediye gibi düşünebilirsiniz.

Konuyu kesinlikle anlatmayacağım. Tadı hiç kaçmasın. Hiç spoiler vermeden sadece izleyenlerin anlayabileceği şekliyle sevdiğim kısımlardan bahsedeceğim. İzlerken not aldığım 5 bölüm var: 4,7,9,12 ve 17. bölümler. En heyecanlı olanlar bunlardı tabii ki.

Sevdiğim Bölümler

nine 4. bölümün sonu joo min young

  • En sevdiğim, bu dizinin farklı olduğuna kesin emin olduğum bölüm 4.bölümün sonuydu. Sanırım izlediğim Kore dizilerindeki favori sahneler sıralamasında kafadan ilk 3’e girer. Bu sahnenin devamındaki bölümün bitiş sahnesinde vücudumdaki bütün tüylerim diken diken olmuştu. Ne kadar şok olduğumu anlamışsınızdır herhalde. Joo Min-young, kijibe!
  • Diziyle ilgili ikinci favorim Doktor Han. Çoooook sevdim, çok güldüm. Han Young-hun her sahnede şok olmalara doyamadı, zavallım benim kadar şok oldu her şeye hahahaha. Harika bir arkadaş karakteri ve harika oyunculuk. Böyle yan karakterlere bayılıyorum. Keşke o da arada karısını değiştirebilseydi hahahh.

han young-hun nine yan karakter

  • Başroldeki Lee Jin-wook’u ilk defa izliyorum. Oynadığı Sun-woo karakteri gerçekten çok karizmatikti. Muhabirim, sunucuyum, yakışıklıyım, cesurum, zekiyim diyor. Peki :) Yakışmış, sevdim.

nine tütsü

  • Tütsü çubuklarına katılan esrarengiz hava güzeldi. Ama onlarla beraber gelen The Bodyguard’ın film müziklerinin olduğu plak fikrine bayıldım. Whitney Houston’ın şarkılarını çok severim ve dizide de onlara sürekli atıf yapılmasını sevdim. Yukarıdaki sahnede sevinçten ben de Park Sun-woo gibi zafer naraları atıp üç beş tur havayı yumruklamıştım :)
  • Nepal, Annapurna, Himalayalar aklımda kalanlar. Muhteşem doğa manzaraları vardı.
  • 7. bölümün tamamı vaaaay dedirtti. Gerim gerim gerildim. Olayların iç yüzünü öğrendiğimiz bölüm. Yok 30 Aralık gecesi 12.30, yok 31 Aralık 02.30 derken nevrim döndü. Hele Han Young-hun’un olanları internetten takip ederken sayfanın silinmesi, yeniden gelmesi falan tam bir şok nedeniydi. O sırada ekran karşısında beni bağırırken hayal edebilirsiniz. Şimdi nolduuuuu, nedeeeeen? :) On numara beş yıldız bölümdü.
  • Bu dizide kötü karakterler tam saç baş yolduran cinstendi, Kore dizilerini ve iyi karakterleri sevmemizi sağlayan bence onların değerini anlamamızı sağlayan kötü karakterler. Kötü karakterler kalp ben hahhaha.
  • Samçon (amca) kelimesine ben bile ekran karşısında gıcık oldum. Düzelteceğim derken iyice batırmak böyle bir şey. Dizide bir noktadan sonra düzelmesini umduğum tek şey bu samçon meselesi olmuştu.
  • 9. bölümün sonu ve Doktor Han’ın gözyaşları içindeki sırıtışı. 9. bölümü tam bir hayal kırıklığı içinde izlerken birden olaylar başa dönüp oyun yeniden başlamıştı, zarlar yeniden atılıyordu.

han young-hun yine günü kurtarırken 1han young-hun yine günü kurtarırken 2

  • 12. bölüm, Sun-woo yağmurda hastalanmış kızı eve getirmişti, orada zaten içler acısı bir dram yaşanırken, geçmişteki Sun-woo da boş durmuyor, yok gitar, yok geleceğe notlar derken insanı keman yayı gibi germeye devam ediyordu. 2 tütsü çubuğu daha? Tamam, o da kabulümüz. Nasılsa bu meret habire çoğalıp duruyor, geçmişe git daha da çoğunu al, hahahha.
  • 17. bölümde de son çubuk, son 30 dakikaya yer vermişler. Aksiyon sahneleri, çekiçler, bıçaklar, beyzbol sopaları havalarda uçuşuyordu. Tahmin edebileceğimiz üzere bol kanlı sahneler mevzu bahis. Nefesimi tutup izledim, bir yandan tezahürat yapıyordum, haydi haydi yapabilirsin! Güzel bitirdiler, en azından son bir gülücük oldu bu bölüm.
  • Kelebek Etkisi filminden beri bu geçmişe gidip gelme hikayelerine bir sempatim var. Kore dizilerinde de zaman yolculuklarının romantik versiyonu Queen In-hyun’s Man, komik versiyonu Rooftop Prince ise gerilim-gizem versiyonu da Nine olmuş. Diğer dizilerdeki o yumuşak romantik-komedi havasından bu dizide eser yoktu.

Dizi bittiğinde takvim ve saate bakma ihtiyacı hissettim: Şu an günlerden 27 Eylül 2016 saat 16:00 ;)

Her ne kadar bütün bölümler fantastik ve bombastikti ise de (başka türlü tanımlayamıyorum) daha fazla yazmayacağım, bu kadar yorum bile fazla oldu. Bu beş bölüme hayran kaldığım için kendimi yazmak zorunda hissettim. Klasik bir blog yazısı bitirişi olacak ama, gerisini siz izleyince görecek ve seveceksiniz zaten.

Bu diziyi çooook sevdim.

Lucky Romance

Eylül 6, 2016

vlcsnap-2016-09-06-19h54m02s773

İş güç derken uzun zamandır hiç aklım başımda değildi. Şimdi içim rahat, o yüzden ilk iş olarak uzun zamandır izlemek istediğim serilerden Reply 1988’i izledim. Ve tabii ki herkes gibi ben de Ryu Jun-yeol hastalığına tutuldum. Bu öyle bir hastalık ki, muhtemelen çirkin olan adam size çok yakışıklı ve karizmatik gelmeye başlıyor, soğuk itici hallerini sanki dünyanın en cool davranışı gibi algılıyorsunuz ve sırf sesinin güzelliği için bile oturup on sayfa methiye düzebilecek kadar lafınız oluyor. Bu hastalıktan kurtulmak için acilen Ryu Jun-yeol’ün başrol oynadığı ve her türlü mimiğini cömertçe sunduğu bir dizi izlemeliydim. İlk önce V Live’daki canlı yayınını izledim. Bu beni tam bir fangirl kıvamına soktu zaten, hele o geveze halleri yok mu. Geçtiğimiz temmuz ayında blogun 7. yılı (!) doldu. Bunu kutlamak için Lucky Romance izledim ve tahmin edin ne oldu? Fangirl ateşimi söndürdü resmen. Hayatımda ilk defa tüm beklentilerimi karşılayan bir dizi izledim, çok mutluyum. Bilirsiniz, Kore dizilerinde sevdiğiniz karakterlerin bir sonraki dizisi genelde hayal kırıklığıdır. Ama Lucky Romance on numara beş yıldız aldı benden. Peki beklentin neydi? derseniz, tek beklediğim Ryu Jun-yeol’dü açıkçası (muhahahhh) ve beklediğimi aldım, heheh. Şimdiden uyarayım bu yazıyı tüm hücrelerimden buram buram taşan fangirl hislerimle yazıyorum. Bayağı abartmayı düşünüyorum. Diziyi izlemeyenler bundan sonrasını okumasın, nitekim bol bol spoiler verebilirim.

Lucky Romance’ı yeppudaa’dan indirip izledim.

Lucky-Romance-03

Konuyu yazayım dedim ama konu saçma. Ayrıca konu kimin umrunda, çünkü Ryu Jun-yeol yetiyor da artıyor bi…. Tamam tamam, fangirl’i dizginleyip bu yazıyı okunabilir bir şeye benzeteceğim, merak etmeyin hahah.

Yukarıda gördüğünüz kadın Hwang Jung-eum, en son She Was Pretty de izlemiştim. Bu kadını ne seviyorum, ne nefret ediyorum. Yine de ara ara yapmacık bulduğumu itiraf edeyim. Gerçi Park Seo-joon tatlısını tanımama vesile olduğu için kendisine minnettarım :) Aslında Lucky Romance dizisi, She Was Pretty’ye pek çok açıdan o kadar benziyor ki şaştım kaldım. Başroldeki kadın perişan, fakir, ama yaptığı işe dört elle sarılan bir tipken başroldeki adam şirketin yöneticisi, zengin, çalışanlarıyla belli mesafesi olan, oldukça ciddi, ama kızı tanıyınca nedense eriyip bitip şirinlik abidesine dönen bir karakter. Bu kadar benzerlikten şikayetçi miyim? Tabii ki hayır.

İşte başroldeki kadın karakterin adı Shim Bo-nui. Kadınının üstünde kötü bir lanet var. Etrafındaki insanların başına sürekli kötü şeyler geliyor. Anne babası ölmüş, kız kardeşi de komada. Bunları da kendine bağlıyor, gittiği falcı da bu düşüncenin üstüne tuz biber ekiyor resmen, kıza hepsi senin yüzünden diyor. Komadaki kardeşinin iyileşmesi için de tek bir çözüm yolu sunuyor. Çin takvimine göre kaplan yılında doğmuş bir adamla bir gece geçirmesi. E kadın çok çaresiz olduğu ve her türlü hurafeye de inandığı için, hemen böyle bir adam aramaya başlıyor.

vlcsnap-2016-09-06-14h09m13s079

Tahmin edin aradığımız kaplan kimmiiiiş? Ryu Jun-yeol’ümün oynadığı karakter: Zeze bilgisayar oyunları firmasının başkanı dahi Je Soo-ho. Çok zeki ve bir o kadar da asosyal. Tam bir mantık timsali. Zaten şu yandan bakışlara bak ya, canım benim. Baya sevdim kendisini, oyunculuğunu da çok beğendim. Zaten Reply 1988’deki Jung-hwan karakterinin de hastasıydım resmen. (Yazar burada ağlamaktadır). Başlarda aşkta çömez, ama merak etmeyin kıdemleniyor, ne numaralar yapıyor hem de…

Neyse velhasıl Je Soo-ho başkan piyasaya sürebileceği yeni bir oyun arayışındadır ve bir yarışmada Shim Bo-nui’nin oyununu görür ve fikri beğenir. Bu nedenle onu işe almak zorunda kalır. Shim Bo-nui’nin ise tek hedefi bir gece geçirebileceği kaplanı bulmaktır. Ve sonra olaylar, olaylar, binbir şirinlikler.

 

Sevdiğim Bölümler

  • En sevdiğim yan karakterler başrollerin en iyi arkadaşlarıydı. Kızın arkadaşı Dal-nim, ve adamın arkadaşı kahveci başkan Han Ryang-ha. Ve tabii ikisinin birbirlerini sataşmaları. Özellikle Ryang-ha’ya bayıldım, Soo-ho’ya her anında destek oldu, her derdini dinledi. Soo-ho’nun buzdolabındaki geçen yıldan kalma sütü içince hastanelik oldu ama olur o kadar arkadaşlar arasında heheh.

vlcsnap-2016-09-03-17h06m56s685

  • Yetmedi, kahveci başkanımız bir de Dal-nim’in dertlerini falan da dinledi, adamı dinleme duvarı mı zannettiniz acaba? Yine de son bölümlere doğru abartıp aşırı şirinleşti, o kadarına gerek yoktu.

vlcsnap-2016-09-04-12h09m33s478

  • Ayaklara bak, puhahah. Cidden o yorganın altında kızın olduğunu hiç çaktırmadılar ama.

vlcsnap-2016-09-06-19h28m38s469

  • “Hajima, sogeting!” Bu kesinlikle en güldüğüm yerlerdendi. Reply 1988’de Ryu Jun-yeol’ün en popüler repliklerinden biri olan, Duk-seon’un görücü usulü randevuya gitmesini istemediği için söylediği “Randevuya gitme” sözüydü. Bu dizide de bu cümleye atıf yapılmasını sevdim. Tabii Ryu Jun-yeol’ün ağzından duysak bayılırdım herhalde. Yine de kahveci başkandan duymak da eğlenceliydi.
  • Özellikle Soo-ho’nun aşk hayatıyla ilgili sohbetleri harikaydı. Bu sahnede “Dalga yükselirken sandalını kaldırmalısın” diye tavsiyeler veriyordu hahah.

vlcsnap-2016-09-06-19h29m56s205

  • İkinci karakter Gary ve Amy acayip gereksizdi, hiç bahsetmeye bile gerek duymuyorum. Ama onların bu kadar sönük kalması sayesinde başrollerimiz hiç zorlukla karşılaşmadan biraradaydılar. Canıma minnet, Ryu Jun-yeol’ü mutlu bir rolde görmeye bayıldım.
  • Bilgisayar oyunları dehası Soo-ho’nun emojilerle imtihanı… Herkesin anlamsız emoji dönemi olmuştur herhalde :)

vlcsnap-2016-09-06-19h32m49s484

  • Je Soo-ho’nun sevinmeleri, yataklarda tepinmeleri, evde parendeler atmaları…

vlcsnap-2016-09-03-20h35m00s659vlcsnap-2016-09-04-10h26m17s296

  • “Shim Bo-nui, haydi eve gidelim!” Soo-ho bir türlü kızın peşini bırakamıyordu. Kızın bir yazılım hatası (bug) olduğunu düşünüyor ama bu hatadan kurtulmak istemiyordu.

vlcsnap-2016-09-03-23h56m44s206

  • Soo-ho’nun, kızın en küçük hareketleriyle bile mutluluklara boğulması. Gizli gizli gülüşü :)

vlcsnap-2016-09-04-11h04m45s450

  • Yukarıdaki sahneden önce ormanlık arazide Soo-ho’nun aracı bozuluyor ve o da diyor ki: “Eğer kader varsa, şu an biri yardıma gelsin”. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz. Yardıma Shim Bo-nui gelmesin mi! Adam Shim Bo-nui’nin arkasında resmen mutluluktan mest olmuştu, o sahneler çok hoşuma gitti.
  • Bir bölümde Soo-ho falcıların sahtekar olduklarına Bo-nui’yi inandırmak için onunla beraber tüm falcılara gitmişti. Gözü görmeyen bir dede Soo-ho’ya diyor ki, “Senin gözlerin büyük, dudakların ince…” Puhahahahha, orada kopmuştum cidden. Ryu Jun-yeol muhtemelen gördüğüm en köfte dudaklı ve küçük gözlü Korelilerden :)
  • Soo-ho’nun anne babası vasat tiplerdi, ama tavuk dükkanı işleten ajusshi on numaraydı, zaten yetenekleri sonradan çıktı ortaya.
  • Soo-ho’nun yıldızlı sürprizi ve o bölümde söyledikleri çok tatlıydı. “Yıldızlar parlak mıdır, sönük müdür? Ne olduğunu bile kestiremediğin yıldızlara değil bana güven”
  • Kızın etrafındaki herkesin başına bin türlü musibet geliyor oluşu. Böyle bahtsız insanlar gerçek hayatta da var doğrusu.
  • Shim Bo-nui’nin dizinin başlarında Soo-ho’ya sürekli saldırması çok komikti. Kaplan yılında doğan erkek arayışı yüzünden adam çok zor durumda kaldı. Tabii bu sonra hoşuna gitmeye de başladı, ilgiyi kim sevmez :)
  • Bo-nui’nin Soo-ho’ya yaptığı çıkma teklifi ve gerçekten bir süre saat hesabı üzerinden çıkmaları. Hahahah, çıkma saati için pazarlık yapışları çok tatlıydı.
  • Mesajına cevap beklerkenki Je Soo-ho halleri…

vlcsnap-2016-09-06-19h36m53s393

vlcsnap-2016-09-06-19h36m58s408

vlcsnap-2016-09-06-19h37m02s896

  • Erkek itirafını yaptığında normalde kız olmaz der döner gider, ve erkek de arkasından bakar kalır. Soo-ho ise tersine resmen kızın üstüne üstüne geldi. Kız tam dönüyor, kolundan tutuyor, bakıyor kız ağlıyor, öpüyor, bakıyor kız yine gitti, evinin önüne gidiyor. Bana mantıklı açıklama yap diyor. Sürekli bana kendi ayaklarınla gel diye cool açıklamalar yapsa da kendi ayaklarıyla giden hep o oluyor, hahahha. Sevdim.
  • Kız adama tılsımım diyordu ama Türkçe’ye nazar boncuğum diye çevrilmiş, güzel uymuş.
  • Sonunu güzel bağlayamamışlar ama en azından batırmamışlar da.
  • Bölümlerin bitişi: Sanırım bu diziyle ilgili en sevdiğim şeylerden biri de bölümlerin bitişiydi. Zaten her bölüm kendi çapında yeterince tatminkar yerlerde sonlanıyordu. Yine de bonus olarak, dizinin içindeki bir sahnenin orada izlemediğimiz devamını gösteriyorlardı. Kelebek etkisi hissi yaptı bende, çok hoşuma gitti her seferinde.

Aslında Ryu Jun-yeol’ü ilk kez Running Man’de duydum. Song Ji-hyo samimi olduğu için RJY’ü aramıştı, ondan Park Bo-geum’un numarasını istemişti, hahah. Evet Ryu Jun-yeol’den bahsetmelere doyamadım :) Tekrar diziye dönüyorum.

vlcsnap-2016-09-06-19h59m18s146

İnsanı hiç yormayan, üzmeyen, kafa dağıtıcı, tatlı bir romantik komedi. Bence sadece Ryu Jun-yeol sevenler izlesin :) (Yazar burada paylaşmayı reddediyor)

Bu diziyi çok sevdim.

Arşivden pek anlamlı resimler-9

Mart 12, 2016

1,5 yılın ardından herkese tekrardan merhabalar. Aklımda anlatmak istediğim çok şey var, nereden başlayacağımı bilemedim. Eskiden parmaklarım klavyede akardı ya sanki hahah. Böyle durumlarda kurtarıcım arşivden pek anlamlı resimler serim, ki sekizincisi şurda.

 

kimi ve bebeği

Kimi Raikkonen ve oğlu… IceMan’in oğlu olsa nasıl olur diye 10 yıl önce sorsalar direk bu minik sempatiği tarif ederdim herhalde. Arşivden pek anlamlı resimler serisini temelde bu tarz fotoğraflar için yapıyorum zaten.  Bu fotoğrafı bırakıp diğerlerine geçmek bile zor benim için :)

 

sanji yine nosebleed fırtınasında

One Piece animesinde Sanji… Animenin 700’den fazla bölümü var, yayınlanmaya devam ediyor ve izleyenler ortalarında bir yerlerde olabilir. Böyle uzun soluklu yapımlar izlerken en korktuğum şeylerden biri de spoiler yiyip ca’nım heyecanı azaltmak. O yüzden çok detaya girmek istemiyorum aslında.

Sanji’ye animenin başından beri haksızlık edildiğini düşünüyordum :) Zavallıcık beyefendi ve centilmen kişiliğine rağmen yüzlerce bölüm romantizmin r’sini yaşayamamıştı. Ama sonunda! nihayet! o da kısa da sürse aşka yelken açabildi. Tabii bol bol nosebleed fırtınasıyla. Geçen sefer burnu kanamaya başladığında kan kaybından ölmek üzereydi, bu sefer iyi yırttı doğrusu. Hem saatlerce kızı koluna taktı, bakıştı vs, buna rağmen ölmedi. Hayretler içinde kaldım hahah.

 

yanlış park

Bazen böyle hissediyorum. Hiçbir şey yolunda gitmiyor gibi, hahahhah.

 

titanic-leonardo-dicaprio

Bizim Leonardo Di Caprio da sonunda Oscar’ı verdirdi kendine. Ama hiçbir filmi Titanic’in klasikliğine varamaz bence.

 

barun sobti

Arnav rolüyle sevip bağrımıza bastığımız Barun Sobti, dizinin “Bir Garip Aşk” adıyla Türk televizyonlarında yayınlanmasıyla resmen ayrı bir fan kitlesi oluşturdu. Geçtiğimiz ay Türkiye’ye davet edildi ve 10 dakikasını bile zor izleyebildim, izlerken o izdihamdan utandım resmen.

Yine de Barun Sobti sempatikliğini konuşturdu. Kendisini ayakta tutmaya çalışan spikere rağmen kendi kendine hadi oturalım demesi, puhahah. Veee eşinizi Arnav’ın Khushi’yi sevdiği gibi seviyor musunuz? sorusuna Arnav benim yanımda hiç kalır, cevabıyla seyirciyi coşturdu :)

 

vlcsnap-2016-03-12-21h34m25s240

Splash Splash Love dizisinden… 2 bölümlük mini televizyon dizisi. Aylardır Kore dizisi izlemiyordum, bu dizi geri dönüş için muhteşem bir seçim oldu. Let’s Eat dizisi, eğlence programları ve Beast grubundan tanıyıp sevdiğim sempatik Yoon Doo-joon ve Oh My Ghost dizisinden aklına eseni yapan atik bekar hayalet olarak bildiğimiz Kim Seul-gi, çok şeker bir ikili olmuşlar.

Benim Kore dizilerine başlangıcım tarihi dizilerle olduğu için bu kostüm ve dekorlara bir sempatim her zaman var. Yine de bu dizide tarih hayli “hafife” alınmış. Kral dediğin ya kafa keser, ya hadım ettirirdi. Hiç böyle gayri ciddi bir kral izlememiştim :) Hele de krala böyle lakayt davranabilen birini. Dong Yi ve oradaki çatlak kral bunların yanında bürokratik kalır yani o kadar :) Dolayısıyla dizi de 2 bölüm olduğu için tam da cıvıtamadan çok tadında bitti, su gibi geçti. Ben hiç anlamadım 2 bölümcük yapmalarını, bu konudan en az 16 bölüm çıkardı rahat rahat. Bir de tanıtımda matematikle ilgili falan yazmışlar, ben de dedim türev integralden mi bahsedecekler. Matematik dedikleri çarpım tablosuymuş ya :S

Blogda eskiler bilir. Normalde mimler 1 haftada oflana puflana anca yazılırken, “Harem Erkekleri” konulu mim, ışık hızıyla 2 günde tüm Kore bloglarında yazılmıştı :D Hala hatırlayınca gülüyorum bizdeki bu azme :) İşte o mimi bu diziyi izledikten sonra yazsaydım Doo-joon bu şirinliğiyle ilk 3’e girerdi canlar.

Bazı esprileri acayip tuttum. Zaman yolculuğu her daim espriye açık, son yıllarda bolca örneğini gördük. Yine de komedi bitmiyor. Hele o kızın at sürme sahnesinde gülerken gözümden yaş geldi :))) İzleyince beni anlayacaksınız:)

 

Geçen yıl blogda 6.yıl yazısı yazmaya niyetlendim ama yazamamıştım. Bu yıl 7. yıl yazısına kadar bol bol Kore dizisi izlemiş olmayı istiyorum. İşte böyle, sizde ne var ne yok. Herkes hala buralarda mı?

Eski arşivden pek anlamlı resimler yazıları için: Bir, iki, üç, dört, beş,altı, yedi, sekiz

Burayı seviyorum, geri dönmek çok güzel.

Kimi Raikkonen’den havadisler

Kasım 24, 2014

Main-aur-Mrall about my romanceModern-Farmer-Poster3

Başka şeylerden bahsedecektim. Barun Sobti’nin (siz onu Arnav olarak bilirsiniz) fragmanlarından çok şeker gözüken yeni filmi Main Aur Mr. Riight çıkmak üzere. Muhteşem uyumsuz bir çift geliyor :) Ayrıca son izlediğim iki Kore dizisi beni eskisi gibi dizilerle sabahlama günlerime döndürdü, beni benden aldılar, ikisinde de Shin Ha-kyun başrolde: Harvest Villa ve All About My Romance. İkisi için de uzun uzun yazmayı çok istiyorum. Ve halen devam etmekte olan Modern Farmer var ki, pek eğlenceli efem.

harvest villa poster

Beni bu yazının başına oturtan bunların hiçbiri değil.

10 yıl oldu ben Formula 1 sevdasına tutulalı. Hafta sonlarını sadık bir şekilde ayırdığım sevdam, hobim, bağımlılığım, her ne derseniz… Ama sanırım bu yıl söndü, yarışların neredeyse yarısını izlemedim. Eskiden her adımını takip ettiğim Kimi Raikkonen’in Minttu Virtanen isimli yeni sevgilisini daha bugün öğrendim. Hala nasıl bir yıldır fark etmediğime, nasıl bu kadar uzaklaştığıma şaşıyorum. Resmen 1 yıl geriden geliyorum, durakladım. Yarışlar eskisi kadar heyecan vermiyor, Türk televizyonları yayınlamıyor, İstanbul Park tarih oldu, eskiden dergimiz vardı o artık çıkmıyor. Bir şekilde bu güne gelebileceğimi hayal bile edemezdim.

Niye bunları yazdım? Kimi’nin bebeği olacakmış. Hayretle karışık sevinç, biraz burukluk ve işte en çok hissettiğim de uzaklık… Jenni Dahlman günlerinde beklediğim, hatta günü gününe takip ettiğim haberi yıllar sonra alınca böyle hisettim ben.

minttu kimi pistteminttu kimi

Tebrikler Buz Adam. Küçük Kimi’yi merakla bekliyorum.

Gönlüm hala sen şampiyon ol istiyor. Böyle bir ihtimal kaldı mı? Alonso’yu kapının önüne koyan Ferrari’de Vettel’in takım arkadaşlığında? Bekleyip göreceğiz. Ama içimden bir ses 2015 sezonu senin için de benim için de son f1 sezonu olacak diyor.

Kimi bu seni son sevişim hahah.

Bu blogu beş yıldır seviyorum! Nasıl?

Temmuz 14, 2014

beyle

Blogda keyifsiz konulardan bahsetmekten hoşlanmıyorum. Çünkü neyi söylersen onu duyarsın ve ona daha çok inanırsın, bu beyle :) Yalancı bir süre sonra kendi yalanına inanırmış. Mutluysam bunu paylaşınca sevincim çoğalır. Mutsuzsam da güzel şeylerden bahsederek keyiflenirim. Diye düşürüm hep. Sadece blogda değil, bu ruh hali karakterim olmuş.

Ama son zamanlarda ara sıra da olsa mutluyum diyecek kadar bile keyfim kalmadı. Yaptığım hiçbir şeyden tatmin olmamaya başladım, hiçbir şey yapmasam boş otursam da yorgun hissediyorum. Artık kendimi inandıramıyorum. Hayatta göreceğini görmüş nineler gibiyim. Sanki beni artık hiçbir şey heyecanlandıramaz. Yıllar bana bir şey katmamış, hep alıp götürmüşcesine.

Derken. Bloga ara verdiğimi fark ettim. Yazarak, yorumlara cevap vererek, diğer blogları okuyarak sadece mutlu olmuyorum, farkında olmadan hayatıma da işliyor. Başka bir bloga yorum yazdıktan sonra aklıma gelir gider eski bir arkadaşımı arar onla buluşurdum mesela. Blogda eski bir anıdan bahsettikten sonra canım ister o yerlere yeniden giderdim. Sosyalleşirdim yani. İnsan olmanın gerektirdiği şeyleri yapardım. Benim sevdiğim salt Kore dizilerini izlemek değildi, beraberinde getirdikleriydi. Hatırladım ki bu blog benim çoktan hayat tarzım oldu, benim parçam oldu.

Yeniden seven kişi olmak istiyorum. Blogla o altın günlerimi tekrar yaşamak istiyorum. Samimi olarak seviyorum dediğim günlere yeniden kavuşmam lazım. Blog sevgim hiç azalmadı. Üstelik yazmayı gerçekten özledim. Beş yıl önce bugün başladığım yolda devam etmek istiyorum. Daha güzelini yapmak istiyorum.

Özetle, bu kızı yeniden büyütmeliyim!

Beraber nice beş yıllara.

Not:  1., 2., 3., 4.

Tam olarak ruh halim…

Blogu seviyorum, yorumları seviyorum, yorumlara cevap yazmayı en çok seviyorum.

Arşivden pek anlamlı resimler-8

Temmuz 5, 2014

Yazsam olmuyor yazmasam olmaz seansıma hoşgeldiniz :)

 

aashiqui-2 poster

Aashiqui 2 filminin posteri… Malum bu aralar Kore semalarından pek ses seda yok. Doğal olarak çoğu Kore dizisi sever gibi ben de bu boşluğu Hint dizi-filmleri ile doldururken buldum kendimi. Bu filmi bugün izledim ve izler izlemez işte yazmalıyım şimdi dedim. İzlediğim en muhteşem film değildi. Üstelik konusu da hiç sevmediğim “ünlülerin hayatı” efendime söyleyeyim “şöhretin bedeli” tarzı bir şeydi, ki eğer öyle olduğunu önceden bilseydim bu filmi izlemezdim. Ama bir şeyleri kaçırırdım orası kesin.

Bu filmin tanıtımını yaparken ilk film şarkılarını paylaşmışlar, ki harika bir taktik çünkü film şarkılarıyla öne çıkıyor. Tanıtımlarının diğer yolu da posterde gördüğünüz deri ceketlerden dağıtmışlar. Ah yavruuum o iş tek deri ceketle olaydı… :)

Ama… Hintliler bildiğin Kore filmi yapmışlar!!!

şaşkınım

Film bittiğinde ben de böyleydim işte :S Benim bildiğim Hint filmlerinin sonu tüm kasaba halkının toplanıp icra ettiği oynak dansı müteakip havaya saçılan pembe tozlar ve merkezde konuşlanmış başrollerimizin “mutlu son” gülümsemesiyle biterdi. Biz de film değil mi işte peh, diye kabullenirdik?? Görmeyeli Bollywood ne kadar değişmiş.

Not: Kız ne kadar hayal kahramanlarına yakınsa (Yok öyle bir kız), oğlan da o kadar gerçekçiydi (Erkeklerin hepsi aynı).

Dip not: Klasik erkek egosu. Bir kadın tarafından geçilmeyi hiçbir erkek egosu kabullenemez. Ne derseniz deyin, bir dünya gerçeği. Sadece bazı erkeklerin süperegosu daha kuvvetlidir, hepsi bu. (Not içinde not: Tabii alkolik bir insanın süperegosu daha kuvvetli olamaz. Tek bir kişi hariç. Yıllar önce, öğrencilik dönemimde takip ettiğim hepatik ensefalopatisiye yol açacak kadar alkolik olan 60’lı yaşlarında bir bey vardı. Dünyanın sanırım en kibar insanı oydu. Onu hariç tutuyorum. O, arada uçup kimseyi tanımayıp kabalaştığında bile kibardı)

 

Benjamin-Ames-500-281

Bu yazı gittikçe arşivden en anlamlı gifler yazısına dönüyor ama bunu koymasam rahat edemezdim.  Gördüğüm en tatlı video bu. Küçük kız havai fişek sesleri duyduğunu düşündüğü için uyuyamıyor. Babası onun aklını meşgul edebilmek için kızıyla beraber şarkı söylüyor. Sonunda? Hiçbir şey havai fişeklerin önüne geçemez :) Babasını durdurup öyle değil şöyle söyle diyen dillerini yerim. Baykuşlu pijamalarını sevsinler. Bu zeki kız çocuğunun babası kuantum fizikçisi imiş. Şşşşş.

Çok tatlısın ama sen…

 

zaroon

Zindagi Gulzar Hai dizisinden… Evet Hindistan bitti bir de Pakistan dizisi izledim :p  Ama ne yapalım güzel dizi dünyanın neresindeyse gidip onu bulup izlemek üstüme vazife. Şaka bir yana bu diziye yazı yazmadığım için sanki gerekli ilgiliyi göstermedim gibi oldu ve üzgünüm bu açıdan. Diziyi izlerken sıradan geliyordu hatta ilk 13 bölümde fevkalade sıkıldım. Çünkü dizideki bayan başrol olan Kashaf inanılmaz nemrut bir kız. Ben hayatımda böyle bir karakter izlemedim. Hatta kız kardeşi bıkıp şöyle demişti: “Birinin yazıcı meleği olsaydın eğer, o kişi ayvayı yemişti”. O derece hayattaki kötülükleri bulup çıkarıyordu. Babasına olan güvensizliği nedeniyle erkeklerden nefret ediyor.

Ama bir de yukarıda da resmini gördüğünüz Zaroon var ki… Uuuuu… Kısacası ben bu kadar sağlam yazılmış karakterleri izlemekten zevk alıyorum. Dizi temel olarak ikisinin günlüklerine yazdıkları sıradan olaylar, düşünceleri ile başlıyor. Kashaf sağolsun hayattan soğuyorsunuz. Allah’tan dizi kısa, 26 bölüm. Asıl tantananın olduğu ikinci kısma çabuk geçiliyor.

Zaroon üniversitede kızların gözdesi olan oldukça sosyal bir erkek ama fikirleri ise aksine bir o kadar taş fırın. (Oyuncu Fawad Khan zaten resmen bizdeki Tarkan gibi bir şey, Pakistan kadınlarının gözdesi.) Zaroon Kashaf ile ancak evlendikten sonra flört edebiliyor. Böylece müslüman bir ülkenin dizisini izlediğinizin farkına varıyorsunuz. Ama evlendikten sonra da ne şamata. Bir kere nişanlıyken yaptıkları telefon görüşmesinde “Ay’ı görüyor musun?” “Evet, yuvarlak” diyaloğu ile bizi nelerin beklediğinin ilk sinyallerini veriyorlar :) Sonra bir düğün gecesi muhabbeti var ki, ama çok tatlısınız siz diye kalıyor insan. Düğünden sonra Zaroon kızı annesinin yanına bıraktıktan sonra dönüşte arabada kendi içinde yaptığı muhasebe… Beni benden aldı, nitekim resim olarak da onu koydum: Yok yok ilk ben aramayayım. Bakalım beni özleyecek mi? Kaç saat araba kullandım bir teklifte bulunmadı. Kal demedi. Her şey olabilir, kaza yapabilirim! ahahahhahahahh (Evlat evlenmişsin artık, game over!, daha neyin derdindesin kara tavuk gibi). Sonra aile yemeğinde masanın altından attığı mesajlar. Seni seviyorum, beni seviyor musun diye diye kızın yüzünü Amasya elmasına çevirip durması. Tam Zaroon bu işte. Resmen şeytan tüyü var. Yoksa yaptığı onca şeytanlığı başka türlü unutturamazdı. O zaman gelsin bir kuple Kashaf-Zaroon daha:

zaroon şapşiğikashaf the nemrut

Daha koymak istediğim çok resim var, hala diziyle ilgili bir yazı yazıp rahat rahat diziden karelerle donatmamanın acısını yaşıyorum :) Dizinin böyle bir etkisi var, izlerken fark etmiyorsunuz ama çok sonraları bile sürekli aklınıza gelip duruyor. Sürekli “Zindagi Gulzar Hai” yani hayat güllük gülistanlık diye bağırasım geliyor.

vlcsnap-2014-06-09-00h22m06s47

Bu favori sahnem. Bayılıyoruuuuuuum. Çok tatlılar. Dünyanın en çok kavga eden çifti :)

 

let's eat şirin köpek baraşi

Let’s Eat dizisinden bir sahne. Dizi Kore’de yayınlanırken izlemiştim. Haftada bir bölümdü ve sonraki haftayı resmen iple çekiyordum. Adından da anlaşılabileceği gibi haydi millet yemek yiyoruz diyen bir diziden tüm beklentilerinizi karşılıyor. Bir kere ben yemek yemeyi de yemek yiyeni izlemeyi de severim. Aslında toplumca böyle olduğumuzu düşünüyorum. Vedat Milor’lar, Mehmet Yaşin’ler boşuna sevilmiyor bu ülkede.  Let’s Eat böyle işte. Onlar yiyor, sen seviyorsun. Ama yemek de ne yemek.Vedat Milor gibiler valla şapır şapır.

Kadın, Lee Soo-kyung 33 yaşında, boşanmış, avukatlık bürosunda çalışıyor. Ve yemeyi çok seviyor. Hayattaki en büyük üzüntüsü bazı restoranlara tek kişi girip yemek yiyememeniz, illa yanımda biri mi olmalı diye hayıflanıyor. Adam, ki Doo Joon oluyor kendisi :))) Sigortacı, kadının kapı komşusu olan Goo Dae-young. Başlarda oldukça gizemli gösteriyorlar ama öyle tatlı bir tip ki. Kapı şifresi adından geliyor, goo young goo young (9090). O kadar şeker gerisini siz düşünün heheh. Tam bir gurme. Yemeğin tarihçesini bilip öyle yemeyi adet etmiş neredeyse. Her yemek öncesi o yemeğin muhteşemliğiyle ilgili bir nutuk çekiyor, zaten dizinin temelini de bu nutuklar oluşturuyor bence. Yemeğin hakkını veriyor. Etse et sebzeyse sebze açık büfeyse büfe tatlıysa tatlı. Ah onun dilinden daha lezzetli gözüküyor. Bir de yemek yediği güzel mekanları tanıttığı bir blogu var. Şeker şey demiş miydim? :)  Kadının öteki kapı komşusu ise şeker kız Jin-i. Annesi Amerika’da babası hapiste. Aslen oldukça hüzünlü bir hayatı olan bu kızçe asrın Polyannası. Pamuklar içinde büyüdüğü için fakir ve yalnız hayatını “aah bu da benim hayalimdi” dediği şeylerle renklendirmeye çalışan kızçe de komşularını pek seviyor. Arada bir de “Soru Sorma” cinayetleri vardı ama peh yemek arasıydı onlar, pek ilgilenemedik. Bu üçü Soo-kyung nuna, Dae-young ve Jin-yi birbirleriyle iyi anlaşıyorlar ve ortak noktalarına yoğunlaşarak sürekli yemeğe çıkıyorlar!

ben de gelebilir miyim

Arkadaş, Kore yemekleri o kadar lezzetli değil biliyorum ama bu diziyi izlerken ağzımın suyunun akmasına engel değil. Çok güzel yediniz, afiyet olsun. Telefonla sipariş ettiğimiz tavuklar pizzalar, evde 3 dakika kapağını kapayıp hazırladığımız ramenler bile öyle anlatılmış zannedersin sanat eseri yiyorlar. Sonuç: Diziyi izleyenlere ağızlarını dolu tutacak bir şeyleri yanında bulundurmaları önerilir. Bu diziyi izlerken ramen yemeyen kişi bizden değildir! (Bkn. Diziyi izlerken 5 kilo almak.)

Resmini koyduğum ise muhteşem ikili. Şöyle ki, Soo-kyung’un çok akıllı bir köpeği var: Baraşi. Dizideki en akıllı kişi, varın gerisini siz düşünün. Çok tatlı ve uyumlu bir köpek. onun bile küçük bir yemek bölümü vardı, dizinin en sevimli anlarıydı sanırım. (Mutlaka izleyin!) Jin-yi de bu  komşu köpeğini çok seviyor haliyle. Soo-kyung’un en yakın arkadaşının küçük oğlu Jin-yi’ye aşık! Yukarıdaki sahnede de köpeği banyoda köşeye kıstırmış kızıyordu, Jin-yi nunasının sevgisini çaldığı için. Baraşi’ye tek sen mi şirinsin, tekvando biliyorum ben falan diyordu hahahahah.

Diziden aklımda kalanlar, bolca yemek (Arada saçma yemekler de gösterdiler, mesela ekmeğin içinde kremalı fiyonk makarna neydi öyle?!?), Dae-young’un nutukları ve soru sorma davasının katili yakalandığında Goo Dae-young’un nunayı takside bir ton azarlayışı :)

Güzel diziydi. Yemek sevenlere tavsiye olunur.  Dizi hayatı pilava benzeten bir şiirle bitiyor: “Kapana kısılmış duygularını çiğne, tıpkı pilavı çiğnediğin gibi. Nasılsa hayat hazmetmen gereken bir şey…” Keep Calm and Let’s Eat!

 

richard parker

Pi’nin hayatı filminden. Richard Parker’ı sevenler?

 

Eveet,  izlerken pek beğendiğim ama bir türlü bahsetme fırsatı bulamadığım iki diziyi de  aradan çıkardım bu bahaneyle. Artık içim rahat :) Arşivden pek anlamlı resimler serisi: Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi

Yazarken rahatlamayı seviyorum.

Mim: Nedir ne değildir?

Haziran 8, 2014

baykuşş

Uzun zamandır yazamıyordum, sevdiğim şeyler bittiğinden değil tabii ki, hep tembellik atıllık… Neyse üzerimden ölü toprağını silkelenmenin vakti geldi. Yeni bir  blog açan D.S.K beni de mimlemiş. Bir ara ne severdik mimleri, eski günlerin anısına bu mimi yazacağım.

  • Blog açma hikayeniz nedir?

Daha önce formula 1 haberlerini yazdığım bir blogum vardı. Sonra o site toptan kapanınca içimdeki yazma isteğini bir blogla kapayayım dedim. Daha önce de söylemiştim, blogdan önce word formatında yazıp kaydediyordum zaten. Blog sayesinde o yazılarımın kaybolmayacağını hissettim.

  • Blogunuzun ismi nereden geliyor?

Bu bloga sevdiğim her şeyi yazmak amacıyla başladım. Sıra blogun ismini yazmaya gelince işim pek zor olmadı: “Bunu sevdim” :) Bir de o sıralar kendimi şartlandırmıştım, sevdiğim şeyleri daha çok ortaya çıkaracağım diye. İnsan bir sözü ne kadar tekrarlarsa o söze o kadar inanırmış. Ben de çokça seviyorum, mutluyum dersem daha da mutlu olacağımı biliyordum.

  • Hangi mevsimi seversiniz?

İlkbahar severim. Bol yağışlı ve kasvetli havalarda içim açılır.

  • Bu mevsim size neyi çağrıştırıyor?

Yağmur iyidir, rahmet derler. Değişimi çağrıştırıyor. Çiçekler böcekler misali.

  • Kırmızı ruj mu eyeliner mı?

Eyeliner neredeyse benim tek makyaj malzemem. Son 3 yıldır eyelinersız dışarı çıkmıyorum diyebilirim.

  • Blog yazmak size ne kazandırdı?

Bunu anlamak için blog yazman gerek dostum. Diyerek cevabı bitiresim geldi :) Blog hoşlandığın bir konuda senin heyecanını paylaşan, dertleşip muhabbet edebileceğin insanlar bulduğun kocaman bir dünya gibi. Fazla enerjimi aldı, yeni arkadaşlar edindim. (Dördüncü yıl yazımda yazmıştım bu hissi)

  • Kitap okumak mı bir şeyler yazmak mı?

İkisi de vazgeçilmez ama okumak bir tık önde. Okumadan yazamazsın nitekim.

  • Şiir mi, roman mı, hikaye mi?

Öykü hastasıyım. Roman da severim. Şiirden maalesef hiç anlamam.

  • En çok etkilendiğin film?

The Fall’dan çok etkilenmiştim. Howl’s Moving Castle desem bazıları onu filmden saymayacak, laf edecek diye korkuyorum. Sevdiğim şeylere laf edilmesine katlanamıyorum. Old Boy’dan aslında daha çok etkilenmiştim ama farklı anlamda, psikolojim alt üst olmuştu hahahh.

  • Hangi tür kitap/film?

İnsan ilişkilerini konu alan yapımları seviyorum. Başta kötü karakter olarak tanınan tiplerin iyi yönlerinin ortaya çıkması benim zayıf noktam sanırım.

  • Öğrenci olma mı iş hayatı mı?

Öğrenciliğe dönme şansım olsa keşke. Neler vermezdim. Nedeni açık değil mi? :))

Introspective-Panda-634x400

  • Kitap okumak mı film izlemek mi?

Kitap okumak. Ama bu aralar daha çok film  izliyorum.

  • Klasik giyim mi spor giyim mi?

Spor ya da rahat diyelim.

  • Almaktan asla vazgeçmeyeceğiniz şey?

Bir düşünelim. Mavi uni-ball pilot kalem, telefon şarj aleti (sürekli bozduğum için), pez şeker, kartpostal, AOÇ vanilyalı dondurma… Bu liste uzar gider. Ben alışkanlıkları saplantı düzeyinde olan biriyim, belli olmuştur herhalde :)

  • En sevdiğiniz yemek?

Tavuk.

  • En sevdiğiniz dizi?

Tartışmasız Saraydaki Mücevher.  Üstüne ne diziler izledim, bunun gibisini görmedim. Son izlediklerimden Iss Pyaar Ko Kya Naam Doon dizisini de pek sevdim bu arada. Kendisi basit bir Hint dizisi olmakla beraber insanı can evinden vuruyor. Arnav ve Khushi’yi görünce bir yerlerde nasıl heyecanlanıyorum anlatamam. Hatta kendime IPKKND dizi müziklerinden bir cd yaptım, arabada her sabah neşe kaynağım resmen. Güne fıkır fıkır başlıyorum. (Sırf bu paragraftan sonra internette bir saat video izliyorsan, işte blog yazmak böyle bir şey, what the!)

vlcsnap-2014-03-31-11h42m48s17vlcsnap-2014-03-31-11h42m56s116vlcsnap-2014-03-31-11h44m14s142vlcsnap-2014-03-31-11h44m34s79vlcsnap-2014-03-31-11h44m45s197vlcsnap-2014-03-31-11h44m50s242

Barun Sobti’nin tam mimik kralı olduğunu diziyi izleyenler bilir heheh. Kurnaz Arnav-ji. Buna rağmen 200 bölüme yakın kızı öpememesi ayrı bir olaydı.

  • Özel yeteneğin olsa bunun ne olmasını isterdin?

Bu soru her mimin olmazsa olmazıdır, kaç kez yanıtladım bilmiyorum. İnsanların düşüncelerini okuyabilmek isterdim.

  • Hasta olmanın en kötü yanı nedir?

Kendini muhtaç hissetmek. Aslında hayatta hep muhtacız ama insan ancak hasta olduğunda bunu tam idrak edebiliyor.

  • Alınacak listen var mı?

Kitaplar için her zaman alınacak listem vardır.

  • İlk aldığın makyaj malzemesi?

Şeffaf maskaraydı. Geçenlerde kutulardan birinin içinde bulup hemen imha ettim. Makyaj malzemesi beklemeye gelmez, yüzünü palyaçoya çevirir mazallah.tumblr_ly4m2qWEpw1qhy6c9o2_r1_500

Bloga yazı yazmak hala çok güzel. Yorumlara cevap yazmak ve başka yazılara yorum yazmak ise fevkaladenin fevkinde efem.

Bu mimi emektar blogdaşlarım winpohu, kore delisi sizlere paslıyorum.

Mim yazmayı hala seviyorum.