Skip to content

İkisi bir arada mimi

Haziran 22, 2012

IMG_0107

Tembel blog sahibesi olarak sadece yazı sıklığımı ayda bire indirmedim ayrıca bir yazıda iki mimi birden çıkarmayı da alışkanlık haline getirmiş bulunmaktayım. Nerede eski bunusevdim ah ah :) Neyse ki mimler var da arada yazasım geliyor.

 

İlk mim: Blog röportajı

Bu mimin aslında röportajı sevdiğiniz, sizi tanıyan biriyle yapmanız gerekiyormuş galiba ama mim evrile evrile kendi kendine röportaj haline gelmiş. Valla gecenin bir yarısı yapayalnızken benim de işime gelir bu haliyle :) Kore delisinden gelen mim soruları şöyle:

1. Blog deyince aklına ne geliyor?

İnternet geliyor. İnternet demek blog demek benim için. İnterneti açtığımda hep ilk işim bloga bakmaktır. İki ay yazı yazmasam bile emin olun bloga hep uğruyorum, yapılan yorumları mutlu mesut okuyorum. Sevdiğim ve paylaştığım şeylere başkalarının da değer verdiğini görmek mutlu ediyor beni. (“Dünyanın bir köşesinde biri var ve aynı anda aynı gökyüzüne bakıyoruz” moduna bağladım hemen hahah)

2. Sence bloglarda en çok ne paylaşılıyor?

İzlenen film ve diziler paylaşılıyor bence. Herkesin ortak noktası çünkü. Yani bir futbol blogu da okusanız, kişisel blog da okusanız ya da bir Kore-severin blogunu da okusanız herkes izlediği şeylerden mutlaka bahsediyor.

3. Paylaşımda bir sınır olmalı mı?

Olmamalı, ama üslupta sınır olmalı mesela. Şöyle ki, ben 7-8 sene önce ilk blog okumaya başladığım zamanlar düşünüyorum da hep kişisel bloglar okuyordum. Ki bu blogcular hep özel hayatlarından bahsediyorlardı, ama bu beni zerre kadar rahatsız etmiyordu, çünkü bir seviyeleri vardı. Şimdi bazı blogları görüyorum, onlar da özel hayatlarından bahsediyorlar ama 2 dakika bile okumaya tahammül edemiyorum, tamamen üslubun seviyesizliğinden kaynaklanıyor.

4. Sence neyi paylaşırsa bir insan aşırıya kaçmış olur?

Dediğim gibi. Bence sadece üslup meselesi. Blog yazarı yetenekliyse her türlü konuyu -sen aşırılığın farkına bile varmadan- paylaşabilir.

5. Blogunun ismi nereden geliyor ve hangi konularda yazıyorsun?

Blog açmaya karar verdiğim gün tek bildiğim blogumun sadece sevdiğim şeyleri yazacağım bir yer olmasını isteğimdi. Ben de dedim ki, o zaman fazla düşünmeye gerek yok, blogun adı amacını en yalın haliyle yansıtsın: bunusevdim ortaya çıkıverdi.

6. Benim blog yazarlığım hakkında ne düşünüyorsun?

İlk blog yazmaya başladığım zamanlardan beri varsın galiba, eskilerdeniz biz, o yüzden seviyorum senin blogunu da. Hatta blog açmanda biraz da olsa benim de payım var. Her yazını okuyuşumda bunu düşünüp mutlu oluyorum.

7. Blogumu takip ediyor musun? İtiraf et.

İlk yazılarından beri :)

8.Bloguma 10 üzerinden kaç puan verirsin? Gelecek için bana tavsiyelerin neler?

On tabii ki heheh.

Tavsiyem, ara vermeden yazmaya devam et nolur, benim gibi tembellik yapma.

 

Bu mimi yapmak isteyen varsa ona gönderdim saysın.

 

İkinci mim: Silmeden…

Bu benim şimdiye kadar yazacağım en zor mim olacak. Çünkü ben o kadar çok yazar silerim ki. Yani içerikte bir değişim olmaz ama seçtiğim kelimeleri beğenmem, cümlelerin hatta paragrafların sırasını değiştiririm, imla kurallarına takarım, noktalama işaretleriyle oynarım. Yani Mikal Zia’dan gelen bu mimden çekeceğim var :) Ama mesele aklından geçeni o saf haliyle yazmak olduğu için hoşuma gitmedi desem yalan olur.

Anlatmayı düşündüğüm konu kalabalıklar içindeki yalnızlığımız… Geçen gün minibüsteyken yanımda bir kadınla 5 yaşlarındaki oğlu oturuyordu. Tam bunlar minibüsten inecekken oğlan çocuğu arkasına dönüp önlerinde oturan tanımadığı bir adama “Bay bay” dedi. O kadar ama o kadar hoşuma gitti ki bu. İlk birkaç saniye tüm minibüs çocuğun -henüz yetişkin olup körelmemiş- o saflığına güldü. Ben de eşlik ettim. Ama üçüncü saniyeden sonra bir şeyler dank etti bende, ampuller mi yandı, Viki gibi aydınlandım mı bilemiyorum ama yine bir iç sesler, kendi içime yönelme, felsefikleşme halleri başladı. İnsan neydi, topluluk neydi, sosyalleşmek neydi, sosyalleştikten sonraki aşama asosyalleşmek miydi? Selam vermek neden bu kadar zorlaştı? Kalabalığın içine girdiğimizde kimse yokmuş gibi davranmak zorunda mıyız? Kentlerin kuralı mı bu? Niye minibüsten inerken oradaki insanlara veda etmiyoruz? Sabahları bir iyi günleri çok mu görüyoruz çevremizdekilere? Şimdiye kadar tek dikkat ettiğim şey asansörden inerken “İyi akşamlar/ İyi günler” demekti açıkçası. O da bir sitede oturduğum ve komşularımın %90’ını tanımadığım için kendimi kötü hissettiğimden. Aynı şey sokakta yürürken de geçerli değil mi? Bazen öyle oluyor ki bir alışveriş merkezine giriyoruz, satıcılar bize hoşgeldin diyor, neredeyse sallamama/ duymama/ görmeme aşamasında oluyoruz, kendi işimize devam ediyoruz, sanki o kişi bir robotmuş gibi. Nedir yani bu şehirli kibri? Hele bazen tanıdığımız insanların yanından geçerken bile bir başımızla merhabalaşmayı çok görüyoruz/ görüyorum. Kuzum ne yapıyoruz biz böyle??

 

Hotaru_The_Movie

Madem her aklımıza geleni yazıyoruz, bunu da mutlaka yazmalıyım. Çünkü bu aralar aklımdan hiç çıkmıyor: Hotaru’nun filmi çıktı. Ve ben çok ama çok ama çok merak ediyorum, hemen izlemek istiyorum. Hotaru ve Buchouuuuu’yu çok özledim. Gorogoroların hasretinden her gün dönüyorum :) Şaka bir yana himono onnayı izleyeceğim günü iple çekiyorum.

 

şarkı bulmaca

Hep geyiğini yaptığımız bir mevzu vardır ya, mırıldandığım bir şarkıyı hemen buluverse google keşke diye, o teknolojiye çok yakınız cidden. Şimdilerde “Shazam” diye bir uygulama kullanıyorum telefonda, bir müzik dinletiyorsun sana onun hangi şarkı olduğunu buluyor. Mesela haberlerde fonda çalan şarkıları bulmak için çok faydalı.

 

IMG_0122

Bu arada yine aklıma gelmişken söyleyeyim, Instagram’daki kullanıcı adım: primum_non_nocere. Instagram severlere duyurulur… Bir hesabım yokken bile severek bakardım oradaki resimlere, bu sıralar daha da bir sıkı kullanıcı oldum, sürekli yeni eklenmiş fotoğraf var mı diye bakar oldum. Bir de daha çok fotoğraf çeksem çok hoş olacak. (Resimlere internetten bakmak için: şuradan)

 

Bu mimi de şizo-mizo’ya ve astrea’ya yolluyorum.Kolay gelsin.

cute-smile

Bu yazı da burada biter. Mutlu, sevimli günler :)

8 Yorum leave one →
  1. Haziran 23, 2012 7:40 pm

    Kalabaliklar icinde yalnizlik :) Dogru epey bi yalniziz cunku dunya gercekten de cok kalabalik. Sayimiz arttikca daha cok kisiyi gormezden gelmeye basladik. Sonunda kimseyi gormez olduk tabi. Insan iliskilerimizi dolayli degil direkt etkiledi. Yani iste birseyler ne kadar cok ve alisildik olursa o kadar sıkıcı ve gormezden gelinen oluyor. Nadir seyleri seviyoruz biz. Su gunlerde onumuze gelene Winnie the Pooh gibi gunaydin, hoscakal falan deseydik cidden kafayi yedigimizi ya da hippi oldugumuzu falan dusunurlerdi :)
    Neyse yani sonucta ebatlari bu kadar buyuk olan tuketici bir turun sayisinin 7 milyar olmasi cok yanlis. Nufusumuz dusmeli. Dunyanin bir ucunun obezite diger ucunun da kwashiorkor ile bogusmasi cok cok utanc verici insanlik icin. Evrende daha adil bir gezegen ve daha adil uzaylilar olsaydi bizi cok asagilarlardi. “Bu ne boyle, niye boyle yasiyorsunuz?” diye sorsalardi cevab veremezdik. Bu sekilde yazinca daha bile cirkin gorundu gozume dunya. Artik hayatta selam vermem kimseye :)

    • Haziran 23, 2012 8:11 pm

      Hahahah, boşver sinirlenme, selamı hak edecek adam aramaktansa o selamla karşıdakine bir şeyler katma çabası daha güzel. Diyeceğim ama ne dediğimi kendim biliyor muyum emin değilim :)
      Başkaları adına konuşmayayım ama kendi adıma resmen yabani gibi olduğumun uzun bir zamandır farkındayım. Sürekli insan içindeyim, tamam oldukça kibarım ve hatta gereğinden fazla anlayışlıyım ama muhattap olmuyorum resmen, ki bu apayrı bir şey. Tanışmak, anlamak ve görmek gibi bir çabam yok. Üzülüyorum kendi adıma ve bunu yapmayan bütün herkes adına da.

  2. Haziran 28, 2012 4:58 pm

    hadiiiiii….. ben böyle bi mim beklemiyordum şok oldum iyi mi :D epey zormuş ama yazacağım artık el mahkum :D ben de bayağı bir düzenleme yaparım çünkü.. ya da yapardım demek daha doğru olur sanırım :D

    şu “selamlaşma” mevzusu için de şunu düşünüyorum, dünya eskisi gibi değil.. bir yerlerde bir şeyleri, saf olan şeyleri kaybettik sanırım.. şimdi yolda birine selam versen ya deli diye bakar ya da bir sapık edinirsin durduk yere :D ayrıca herkes o kadar kendi derdine düşmüş durumda ki kimsenin umurunda değil bu durum.. benim yaşadığım yer küçük olduğundan komşuluk ilişkileri falan hala devam ediyor ama büyük şehirlerde herkes kendi kabuğuna çekildiğinden bu durum çok nadir görülüyor mesela.. dünya değişip, teknoloji ilerledikçe, herkes bir koşuşturma içindeyken, bu küçük ama önemli ayrıntıları görmüyor ya da görmezden geliyoruz..

    neyse diyeceğim o ki kaybettiğimiz çok şey var ve kimsenin de umurunda değil.. bu böyle sürüp gidecek ne yazık ki..

    • Temmuz 7, 2012 12:36 pm

      Evet, çok doğru, dünya eskisi gibi bir yer değil, her geçen gün daha da çirkinleşiyor ve bu beni çileden çıkarıyor.
      İnşallah miminde daha iç açıcı şeylerden bahsedersin şizo :)

  3. ŞAZİŞ permalink
    Temmuz 5, 2012 3:55 pm

    Merhaba :)
    Blogun gerçekten muhteşem :) şöyle bir inceleme fırsatı bulup yazılarını okuyunca anladım ki aslında herkes bir nevi aynı şeyleri düşünüyor.:) Ama kimisi boşverip hayatına devam ediyor kimisi de neden bu böyle neden şu şöyle diye düşünüp kendini yazıya veriyor :) galiba sende de olaylara boşver demeyi bırakıp bunu yazıya dökenlerdensin :) Kendini ifade ediş tarzın gerçekten mükemmel :) Cümlelerin yalın, anlatımın güçlü :):) yazılarını okurken biraz kendimi gördüm desem yalan olmayacak herhalde :)

    Gelelim kalabalık içindeki yalnızlığımıza. Bazen otobüse bindiğimde yol boyu bakıyorum. Yaşlı bir teyze bindiğinde kimse kalkma nezaketi göstermiyor. Bütün başlar camda. Merak ediyorum acaba gerçekten de insanlar kendilerinin de yaşlanacaklarını bilmiyorlar mı? Neden yer vermezler ki? Genç nesil olabiliriz ama şimdiki yaşlılar biz gençlere taş çıkarır bir canlılık içinde. Allah aşkına biz yaşlılara yer vermiyoruz, güler yüz göstermiyoruz kaldı ki yoldan geçen birine iyi günler diyeceğiz. Tabii bu insanlık kalabalıklar içinde yalnız olur :)
    Bazen otobüsten inerken şöfor amcaya hayırlı işler diyorum sanki adam öldürmüşüm gibi yüzüme bakıyorlar :) böyle bir insanlık içindeyken kalabalıklar içinde yalnız oluruz . Tüm bunlara inat takıp kulaklığı, açıp oppalarımın şarkılarını yol boyu yürümek :) işte o an kalabalıklar içinde yalnız olduğunu hissetmeni sağlayan en güzel an. En güzel an diyorum çünkü insan sevdiği bir işi yapıyorsa kalabalıklar içinde yalnız olmak gibi kötü bir duygu bile insana huzur verebilir :) Ve ben kulaklığı takıp kalabalığı yardığım an kalabalıklar içinde yalnız kalmanın zevkini sürüyorum.

    • Temmuz 7, 2012 12:39 pm

      Merhaba şaziş, teşekkür ederim, beğenmene sevindim, her ne kadar eskisi kadar güncelleyemesem de eski yazılar hep burada, dolayısıyla sık sık beklerim :)
      Sen konuyu tamamen farklı bir yere bağlamışsın ve aslında güzel de yapmışsın. Kalabalıklar içinde yalnız kalmanın zevki… En azından elimizdekiyle yetinmeyi bilmek gerekiyor bazen değil mi :)

  4. ŞAZİŞ permalink
    Temmuz 9, 2012 11:12 am

    kesinlikle sıkıcı olan şeyleri sıkıcı olarak kabul etmek zor ve yorucu :) ama sıkıcı olan konuları zevklendirmek veya zevkli yanını bulmak işte bu ben ve benim felsefem :D her zaman eğlenmeyi bilmek gerekir yoksa çekilmez bu yaşam :D

Trackbacks

  1. Evet Başlığı da Silmeden Yazdım « Astrea'nın Atlası

Yorumunu sevdim

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: